20 Kasım 2020, 22:43 tarihinde eklendi

Ufuktaki Nidalar

Ufuktaki Nidalar

Akıp giden zaman girdabı her şeyi büyük bir iştahla midesine indirmeyi sever; ama iyi ya da kötü olduğundan değil, doğası gereği yapar bunu. İnsan algısının ona biçtiği değerin ötesindeki varlığıyla akıp gider. Kim bilir, belki de anlaşılma kaygısı gütmemesidir gizemini anlamlı ve güzel kılan. 

Zamanın olasılıklarla dolu lisanı biraz olsun anlaşıldığında başlangıçlar ve bitişler yer değiştiren mozaiklere benzer. Daha güzel olmak için değil de, sanki onları var eden gücü anlamlı kılmak amacıyla değişirler. O tuhaf bilmecelerle süslenmiş mozaiklere bakıldığında her daim bir manzara tezahür eder. İyiyi ve kötüyü, kederi ve mutluluğu, hasreti ve kavuşmayı görür kimi gözler. Hatta sonun ötesini… 

Vakit geldiğinde -zaman- Azrail karşısında saygıyla eğilerek kenara çekilir ve tevazuyla uğurlar sırası geleni. Belki de eşsiz bir vefa gösterip, son kez karşısındakine manzaranın kıymetini ve öğütlerini hatırlatmaktır maksadı…

*****

Çağlar öncesinde, birçok denizcinin keşfedilmemiş denizlerin korkutucu açıkları yerine kıyılarında yelken açtığı kadim zamanlarda Kayıkçı adıyla bilinen kendi hâlinde biri yaşarmış. Delilik ve huzur arasında, yalnızca kendi gözlerine görünen var ile yok arasındaki açık mavi köprünün kıyılarında gezinir dururmuş eski kayığıyla. Aşkının sessizlik, yegâne dostunun her iki ucu da göğe doğru yükselerek kıvrılan kavisli kayığı olduğu rivayet edilirmiş. Kederle yıpranmış küreği ise rehberiymiş. Herkes hayretle bakarmış sahibiyle benzer sureti taşıyan o döküntünün denizlerde yüzebildiğine. Martıları bile korkutmayan esintiler tarafından denizin dibindeki kalıntılara karışacağına inanırmış sahil kasabasındaki ahali. Kayıkçı duymadığı, duysa da umursamayacağı sözler karşısında kendince ona yârenlik eden hilal görünümlü kayığını mırıldandığı şarkısı eşliğinde gece gündüz yüzdürürmüş. 

O diyarda Kayıkçı’nın sureti tanınırmış; fakat adını, sanını, nereden geldiğini neredeyse hiç kimse bilmezmiş. Saçları ve sakalları toprağın altındaki ucu bucağı olmayan kökler misali birbirine karışarak uzamış. Üzerindeki pelerini andıran hırpani kıyafetinin başını örten kısmı kapandığında insanlar onu yüzen bir ağaca benzetirmiş. Ormanın hediyesi olan gözleriyle, uzak ufukta denizlerin hediyesini taşıyan mavi bakışları ararmış. Ölümlüler arasında arayışını kendi haricinde ne duyan varmış ne de bilen. 

Kayıkçı’nın rüyaları uzun yıllar boyunca gözyaşlarıyla sona erer ve kâbusların şekillendirdiği kederli çığlıklarını denizlere yollarmış. Kasabanın yaşlıları bu acı haykırışın denizden gelen esintilere sirayet ettiğini duyar ve nedenini bilmedikleri bu işkencenin ne vakit sona ereceğini tartışırlarmış kalan günlerinde. Aralarından bazıları bu garip adamın deniz suları tarafından terbiye edilirken çıldırdığını düşünüyormuş. Sudan yansıyan suretine bakmaya tahammül edemediğini, her defasında kendinden fazlasını görmenin onu çıldırttığı fikrini savunur olmuşlar. Suların korkunç gizemine dair meraklarını dizginleyemenler ise Kayıkçı’nın su perilerinin lanetli fısıltılarına maruz kalıp aklını yitirdiğine inanırlarmış.

Sonbaharı karşılayan gece şölenine hazırlık yapıldığı bir akşamüstü, diyarın yaşlı bilgesi önceki gece yarısında Kayıkçı’yı izlediğini ve kıyı sularına garip bir varlığın yaklaşıp onunla konuştuğunu gördüğünden söz etmiş kasabalılara. Yaşamı boyunca böylesine sıradışı bir canlıyı ilk kez gören yaşlı adam, gördüklerinin ilk başta gece efsununun bir oyunu olduğunu düşündüyse de yaşadıklarının tesirinden bir türlü kurtulamamış. 

Gördüğü varlığın suretini ay ışığının müsaade ettiği kadarıyla aktarmış insanlarına. 

Anlattıklarına göre varlığın siyah şelaleyi andıran saçlarının arasından seçilen küçük suretinde dolunayın ışığını taşıyan iki parlak göz küresi varmış. Bedeninin pullarla kaplı olan yarısı suyun içinde, insana özgü benzerlikler taşıyan diğer yarısı kayığa tutunmuş hâlde duruyor ve sessizliğiyle tanınan adamla konuşuyormuş. Ara sıra sırtındaki küçük kanatlarını hareket ettirip suyun yüzeyinde küçük dalgalar oluştururken suyun altında kalan balıksı bedenini sağa sola doğru sakince hareket ettiriyormuş. 

Şölen salonuna gelene kadar soluk soluğa kalan yaşlı adam ilk kez böylesine yakın ve somut bilgiyle geri döndüğünde, gördüklerinin yaşlılığının ihaneti tarafından unutturulmasını engellemek için bir an önce anlatarak ahalinin dikkatini çekmeyi başarmış. Gördüklerini ve konuşulanları harfiyen aklına kazıdığına yeminler ederek Kayıkçı’nın hangi sözcükler karşısında çaresiz kaldığını aktarmış onlara. Yaşlı bilgenin anlattıklarına göre su perisinin gözleri Kayıkçı’nın ruhunda savrulan çığlıkları duymuş.

“Ey kıyıları küreğiyle okşayan avare Kayıkçı! Hikâyende şu an var olmayı geleceğin dertlerine hayıflanmak sanıyorsan denizlerde değil, kendi doldurduğun ahşap küvette yelken açmayı seviyorsun demektir. İlk cümlesini yazmadan sonuna kendi kehanetlerinle nokta koyduğun bir kitap yalnızca sonuna kumar oynadığın hayatının bir türlü harekete geçemeyen başlangıcı olur. Sabrın sana acıyarak baktığı farklı bir beklemenin ızdırabıyla acır yitik ruhun. Zaten seni sen yapanı hiç umursamamışsın ki, umutlardan yoksun sonunu ihtişamlı kılasın. Eskiye kül değeri biçersen aklın gelecekte nerede olacak sanıyorsun? Biçime kavuşamadan yakıp kavurma vefalı hislerini. Sana ‘Haydi, vakit geldi…’ dendiğinde umutlarını süsleyen hayallerini gerçekliğin küskünlüğüyle yazma. Eğer o kalemle yazarsan yaşayamaz, o küskünlükle yaşarsan yazamazsın. Hayallerin gerçeğe kahkaha atarak meydan okurken de oradaydın, gerçeklik seni hayallerinin suretiyle korkuttuğunda da…Anlamlara ulaşmaya çalışırken özünden uzaklaştığını göremiyor musun?” 

Yaşlı bilgenin anlattıklarını merakla dinleyenlerden biri “Söyle bize tepelerin bilgesi; aramızdan kimsenin hâlini hatrını sormadığı bu adamla konuşan varlık kimdir? Yoksa bizi gazap ateşine sunacak deniz canavarlarından biri mi?” diye sormuş. “Yalnız mıydı? Yoksa uğursuz sürüsünü de beraberinde mi getirmiş?”

“Git de vebalı kuruntularını başka yerde yay seni dağ sıçanı! Duyduklarım düpe düz bilmediğimiz bir varlığın biz ölümlülere rehberlik eden öğütlerinden başka bir şey değilken, sen tutmuş o sözleri kimin söylediğinden ve maksadının ardındaki derinlikten korkuyorsun!”

“Benim merak ettiğim,” diye söz girmiş kasabanın gençlerinden biri. “aramızdan kimse onunla konuşmazken, biz kasabalıların yakınına dahi yaklaşmayan bu kadim varlık neden onunla konuşsun?”

“İşte benim de merak ettiğim bu genç dostum!” diye kükremiş yaşlı bilge. Gördüklerinin bir hayalden ibaret olmadığına önce kendini inandırmaya çabalarken, duyduklarını sindirmeye çalışıyormuş. Heyecanı olan bitene yönelikken, yükselen ses tonu genci yaşlısı herkesi korkutmuş. Şölen gecesi öncesinde evlenen genç kızlardan biri kil bardakta getirdiği suyu hemen boğazı kuruyan yaşlı bilgeye yetiştirmiş. Boğazını nemlendiren adam koluyla bilgeliğini tescilleyen ak sakallarını siler silmez genç kıza hararetini dindirdiği için teşekkür edip konuşmaya devam etmiş.

“Savaş yüzü görmemiş yeni nesile verilecek en büyük armağan denizlerin kıyıya taşıdığı sabırlı öğütleri olsa gerek. Kasabamızdan bir mevsim ötedeki gür ormanların fısıltılı yeşil nasihatları nicedir bize ulaşmaz oldu. Gizemler paylaşılmayan sırlara dönüştü. Heyhat! Vefayı dışlayan bizler bencilce vefanın bize sunulmasını bekleyerek tüketiyoruz zamanımızı! Barış zamanında görmediklerimiz, savaş zamanında yanımızda oldular. Tıpkı Kayıkçı gibi! Nice savaşlarda çığlıklarını savurarak bizimle düşmanın arasında durdu. Kemiklerim yaşlanmadan evvel üç çetin savaşa katıldım. Kuzeylilere karşı verdiğimizi üç kanlı savaşta yanımızda hep Kayıkçı’yı gördüm. Yaşı benden genç olsa da, gençliğimde taşıdığım ateşin fazlasını taşıyordu yüreğinde. Elindeki küreğinin ucuna tutturduğu kırık kılıçla onu mızrağa dönüştürüp her savaşta en önde koştu. Kan ve dehşet sona erdiğinde yaralılar için elinden ne gelirse yapar ve akabinde kimsenin yüzüne bakmadan kayığına geri dönüp keder notalarına bulanmış şarkısını söylemeye devam ederdi.” 

İhtiyar biraz duraksayıp bakışlarını ufukta batan güneşe doğru çevirmiş.

“Ölüme mi kavuşmak istiyordu, yoksa kana mı susamıştı? Şimdiye dek bu soruların cevabını bilmiyordum. Gece vakti duyduğum çığlıklar kadar güçlüydü savaş naraları. Şimdi ona öğütlerini bahşeden biri var. Bizim korktuğumuz varlıklardan biri onun yanına gelip sanki yılların dostluk bağına sahipmiş gibi davranıyor.”

“Peki bizim ne yapmamız gerekiyor?”

Yaşlı gözlerinden âdeta ateş fışkırarak “Kendimizden utanmamız!” demiş yaşlı bilge. “Onun becerileri sayesinde bugün burada hâlâ nefes alanların sayısı epey fazla. Savaştaki hırçınlığının ardından yaralılarla ilgilenirken sakinliğini takınacak kadar şevkatli olan birine surat çevirmekten başka ne yaptık?”

Genç adamlardan biri ayağa kalkarak “Sözlerin doğru, yaşlı bilge. Eğer bizi utandıracak riyakârlığımızla bugün yüzleşmemiz gerekiyorsa, o hâlde öyle olsun. Şimdi bize söyle; nedir Kayıkçı’yı tasalandıran? Eğer elimizi ona uzatmak için hâlâ geç değilse yapabileceğimiz bir şey muhakkak olmalı.”

Yüksek bir kayanın üzerine tırmanıp sesini herkese duyurmak için “Sözlerime kulak verin kasabalılar!” diyerek devam etmiş ihtiyar konuşmaya. “Su perisinin sözlerine karşılık veren Kayıkçı neredeyse aklımı yitirmeme neden olacaktı. Onun ağzından ilk kez çığlıklar yerine sözcüklerin döküldüğünü işittim.”

Yaşlı bilgenin sözleri kalabalığın dikkatini çektiğinde düzlükte esen rüzgârlar bile sessizleşmiş. Ve başlamış Kayıkçı’nın sözlerini ahaliye duyurmaya…

“Benden alınana, benimle kalmak isteyene ulaşamıyorum. Onun çığlıklarını duyuyorum. Benim acımın da ona ulaşması için denizlere yazıyorum ağıtlarımı. Rüyalarımda konuşuyorum onunla. Sonra bir anda benden alınıyor ve geriye yalnızca ona ulaşmasını istediğim çığlıklarım kalıyor. Sen hanımım, sen ki suların ufkunda isimlerini bile bilmediğimiz güzellikler gördün; ama ben onun kadar güzelini görmedim. O, benim dehşet denizlerindeki sükûnet adam. Benim diyarım ve sessizliğin umut dolu bir nimet olduğunu bana öğreten tek varlık.”

Deniz kızı suratında beliren tebessümle birden bire hareketlenmiş ve sahilden denize yayılan kederli havanın kasvetini bozmak istermiş gibi neşelenerek “Yoksa sen bizden birine mi âşık oldun Kayıkçı?” diye sormuş. Kayıkçı’nın yüzünde toplanan, sarmaşıkları andıran uzun sakalları arasından aynı anda hem kederini hem de mahcubiyetini belirten bir ifade belirmiş ve “Eğer sözlerim bilinmeyene ulaşmayı arzulayan hayallerden ibaret bir itiraf olsaydı, size hak verirdim hanımım. Suda ve karadaki akrabalarınızın eşsiz güzelliğine rağmen siz ve güzel halkınız hayallerimde onun kadar imkânsız değilsiniz.” diyerek cevaplamış perinin sorusunu. 

Bu defa acı, varlığını sayılı insana sergileyen kanatlı kadının suratından okunur olmuş. Kayıkçı’nın sözlerinde hakaret değil, içtenliğin samimi itirafını işitmiş. Tekrar kollarını kayığın kenarında birleştirip adamı dinlemeye devam etmiş.

“Rüyalarımda benimle konuşuyor. Bu nasıl bir efsun böyle? Aklımın almadığı güçler benimle eğleniyor mu? Beni görmek istemediğini söylerken yanaklarından süzülen yaşlar onu bile kendi yalanına inanmaktan alıkoyarken ben nasıl inanayım?”

Su perisinin gözleri bedeninin yarısını örten sular gibi ıslanmış. İnsanoğlu yaşamı boyunca pek az mucizeye vâkıf olurmuş. İki küçük dolunaydan akan gümüş sular koca deniz üzerindeki yakamozu geniş bir yelpaze gibi göstermeye yetmiş. 

“Anlat bana Kayıkçı; Senin kavuşamadığın masalının adı ne? Henüz okuyamadığın masalı senden çalan kim?”

Kayıkçı’nın kalbi titremiş. Geride bırakamadığı kara günleri huzura çağırmak dinmemiş acıların yeni başlangıçlarına dönüşmek üzereymiş. “Zaman hep böyle mi tekrar eder kendini?” diye sorarak hayıflanmış. “Saçımıza ak teller düşmeden önce gördük birbirimizi.” dedikten sonra hatırlamak istediği anıların ayrıntılarına yönelmiş. 

“Kuzey rüzgârlarının dingin denizlerin huzurunu bozup dalgaları yükselttiği mevsimdi. Gösteriş budalası iki genç kayıklarını dalgaların içerisinden geçirmeye çabalıyordu. Biri yanında kız kardeşini de getirmişti. Gençlerin üçü de yirmili yaşların başındaydı. Kıyıdakileri korkutan bu rekabet dalgalara meydan okuyanları eğlendiriyordu. Kanları kaynayan üç genç boğulma tehlikesini umursamadan yüksek dalgalara doğru sürdüler kayıklarını. Tek başına olanın acemi olduğu belliydi. Yine de kendini diğer kayıktaki kıza kanıtlamak istiyordu. Kayıklar arasındaki mesafe giderek kapanmıştı. Acemi olan yaptıklarının fark edilmesi için umarsızca küreklere asıldı. Henüz büyük dalga yeterli yüksekliğe ulaşmadan öncü dalgalar tarafından dengesi bozulan kayığını ikilinin olduğu kayığa çarptı ve hepsi birden suya düştü. O esnada gökyüzünde fırtınanın habercisi olan bulutlar toplanmıştı. Şimşek ve yıldırımların kükreyişleri bir anda denizi daha da hırçınlaştırdı. Acemi olanın yüzmeyle arası pek iyi değildi; ama diğer kayıktakiler başlarının çaresine bakıyormuş gibi görünüyorlardı. Erkek hızla kıyıya yüzerken kız kardeşi suyun altında savrulup duran acemiyi çekip kurtarmıştı. Hem kendini hem de kazaya neden olan  genç adamı kıyıya ulaştırmaya çalışıyordu.” 

“Dur tahmin edeyim…” dedi Su Perisi. “Sen de kıyıdan suya atlayıp cesur kızı ve acemi oğlanı kurtardın, öyle mi? Tutku satırlarına yazılı masalın böyle mi başlıyor?”

Mahcup tavrı suratından bir türlü silinemeyen Kayıkçı “Hayır, hanımım.” diyerek karşılık vermiş. “Ben, onun ve erkek kardeşinin suya düşmesine neden olan o hırslı, acemi kayıkçıydım. Beni kıyıya çıkardığında ismini söyledi;Riona…” 

Su Perisi ince parmağını küçük çenesine dokundurarak bir süre beklemiş. Yılların ne götürdüğü ve neler getireceği arasındaki gizemli bağı sorguladığı iki küçük Ay’ı andıran gözlerinden okunuyormuş.

“Yıllar onu değiştirmiş olmalı. Hatırladığın kadının hâlâ hayatta olduğundan eminsin. Peki, onun hâlâ hatırladığın kadın olduğuna emin misin?”

“Bu dünyadaki hiçbir karanlık, ölümlüler üzerine düşen hiçbir gölge ve zamanın acımasızlığı onun ne olduğunu görmeme engel olamaz. Belki de hayatımda ilk kez birine bana bahşedilen gözlerin kıymetini bilerek bakmıştım. Acımasızlık onu ne hâle getirmiş olursa olsun, o daima benim hatırladığım kadın olacak. Sevdiğini kendi hırsında boğulmaktan bile kurtaran birine başka hangi gözle bakılır ki? Niyetinizin farkındayım; benden onun resmini çizmemi istiyorsunuz hanımım. Ne yazık ki, bu imkânsız. Ona baktığımda ne mi görüyordum? Güzelliğin farklı suretlerinde sürekli değişen biçimini. Biz ölümlülere özgü yaman çelişkilerden azat olduğumu fark ederdim ona baktığımda. Siz hiç böyle bir hissin ayrıcalığının tadına baktınız mı hanımım? Yoksa bilgelikle hükmettiğiniz suların tuzlu çeşnisi size farklı acılar mı tattırdı? Yoksa, size bahşedilen uzun yaşamın aksine siz de benim gibi zamanın zulmüne mi maruz kalanlardansınız?”

Su perisinin saydam kanatları iki yana doğru hızla açılan bir yelpaze gibi gerilmiş. Dinlediği adama tepeden bakmaya başladığında öfkesi bir anda denizde hissedilmiş.

“Sözlerin kederini küstahlığa dönüştürüyor Kayıkçı! Derdini dinleyeni sakın hayatını çekilmez kılanlarla karıştırma! İşkencesine dayanamadığın, ızdırabına merhem olabilir. O görünmez akıntının sana yaşattıklarından yakınıp duruyorsun; fakat seni benimle tanıştıran zamanın ta kendisiydi. Zalimlik, zamanın binbir suretinden yalnızca biri…”

Su Perisi sakinleşirken kadim bilgeliğiyle süzmüş adamı. Çektiği acısından yalnız olmamayı dilemekten başka bir amacı yokmuş zavallının. Belki kendine bir rehber arıyormuş, belki de kor ateşlerde kavrulan yüreğini serinletecek bir öğüt.

“Bana onu, Riona’yı nasıl kaybettiğini anlat.”

Kayıkçı küreğine yaslanarak dizlerinin üzerine çökmüş. Ahşap sopayı öylesine sıkı kavramış ki parmaklarından kayığına güçlü titreşimler yayılmaya başlamış. Tekrar geçmişin acılı günlerine geri dönen biri için öfkeyi bastırmanın ne denli zor olduğunun farkındaymış Su Perisi.

Yıllar önce, açık denizin ötesindeki Kuzey topraklarından yelken açan işgalciler kasabayı kuşattıklarında büyük bir savaş yaşanmış. Kıyı kasabasının imdadına civar köy ve kasabalardan yüzlerce insan yetişmiş. İşgalciler geri çekilirken öldürebildiklerini öldürmüş, kaçırabildiklerini de yanlarından götürmüşler. Kayıkçı her yerde âşık olduğu kadını aramış. Kuzeyli işgalciler yenilginin öfkesiyle kaçırdıkları insanları gemi direğine bağlayarak onları sevdiklerine son kez göstermişler. Kayıkçı’nın öfkesi dinmemiş; ama kederi tarafından sessizleştirilmiş. Kuzeyli işgalciler ne zaman bu kasabanın kıyısına akınlar düzenleseler kayıkçı sevdiği kadının kurtarma umuduyla koşarmış savaş meydanına. Oysa o günler ve onu kurtarma şansının bir daha yakınında durmadığına inanmaya başlamış. Yıllar önce kendi hayatını kurtaran kadını kurtaramamak aklını yitirmesine neden oluyormuş. Deniz kazasında tanıştıkları günden beri kayığını kıyıdan uzaklaştırmaya korkar olmuş.

“Gördüğün rüya masalı hayatta olduğunun kanıtı mı, bunu bilemem Kayıkçı. Böylesine bir irfan bana bahşedilen kudretin ötesinde; ama senin için gerçeği öğrenebilirim.”

Kayıkçı’nın gözleri umutla açılmış.

“Bunu benim için yapar mısınız, hanımım?”

“Bana bir sonraki dolunay vaktine dek mühlet ver. Vakit geldiğinde gece yarısında beni bu kıyıda bekle.”

“Bekleyeceğim…Söz veriyorum sizi bekleyeceğim hanımım!”

Yaşlı adam gördüklerini anlattıktan sonra kasaba ahalisinin sessizliğini okumaya koyulmuş. Ve sonunda “İtiraf edemeseniz de ne yapmamız gerektiğini biliyorsunuz, öyle değil mi?” demiş. “Sıcak mevsimlerin sona ermesine hâlâ vakit var. Cevabınız nedir?”

*****

Aradan bir ay geçmiş ve sonbaharın ilk dolunayında su perisi söz verdiği gibi tekrar kıyıda belirmiş. Kayıkçı kıyıda bekleyen aracına dokunmadan suya atlamış ve çaresiz kulaçlarla perinin yanına bata çıka yüzmüş. Kadim varlık onu tutmasa duymayı beklediği haberi alamadan neredeyse boğulacakmış.

“Anlatın bana hanımım! Söyleyin!”

“Sevdiğin hâlâ hayatta. Diğerleriyle birlikte esir tutuluyor.”

Aldığı habere sevinen adam “Beni ona ulaştırabilir misiniz?” diye sorarak heyecanla cevabı beklemiş.

“Tek başına mı?”

Kayıkçı kendi akıbetini umursamıyormuş. Kafasını aşağı yukarı hızla sallayarak cevaplamış soruyu. Ne var ki, kadim varlık bunun iyi bir fikir olacağını düşünmüyormuş. 

“Eğer tek başına gidersen, ölüme doğru kulaç atarsın. Sevdiğinle arandaki rüyaların böyle mi sona ermesini istiyorsun Kayıkçı? Sen öleceksin ve o yaşayacak öyle mi? İkiniz adına direnen birine vefanı böyle mi göstermek istiyorsun? Bu hiç de rüyaların mesajlarına verilen asil bir karşılık değil! Düpedüz aptallık!”

Adamın çığlıkları bu defa keder yerine öfkeyle yükselip kollarıyla suyu dövmeye başlamış.

“Hiç değilse onu son kez görmüş olurum!”

O esnada kıyının doğu kesiminde yükselen şarkılar hem Kayıkçı’nın hem de su perisinin dikkatini çekmiş. Tartışmalarına ara verip gözlerini güneşin doğduğu yöne çevirdiklerinde yirmiye yakın gemi görmüşler. Gemilerden biri dışında hepsi açık sulara yönelmiş. Görebildikleri kadarıyla hepsi tepeden tırnağa silahlanmış denizcilermiş. Yanlarına yaklaşan geminin pruva kısmında yaşlı bilge duruyormuş. Şaşkınlığını gizleyemeyen su perisi güven duygusu beslemediği insanlardan kaçmak yerine öylece beklemiş. Kasabanın yaşlı bilgesi geminin pruvasında ikiliyi selamlamış.

“Sözlerini duyan yalnızca derdini dinleyen suların kadim varlığı değil kayıkçı! Kederin hepimizin malumu oldu. Eğer izin verirsen seninle birlikte aradığını bulmak ve insanlarımızı esaretten kurtarmak için Kuzey’e yelken açmaya hazırız! Amacımıza destek olmak için civar köy ve diğer kasabalardan nice genç savaşçı bize katıldı! İzin ver yanında olalım!” 

Kayıkçı teklifi ikiletmeden aşağı sarkıtılan iple gemiye çıkmış. Mürettebat ona zırh, kalkan ve kılıç getirmişler. Su perisi kanatlarının yardımıyla güverteye çıkmış ve eşsiz sesinden yükselen ahenkli melodileri serbest bırakarak güçlü rüzgârları gemilerin sakin yelkenlerini doldurmaları için çağırmış.

Birkaç hafta sonra Kuzey’de zorlu bir mücadele yaşanmış ve nihayetinde esaret altındaki nice insan kurtarılarak yurtlarına götürülmüş. Kayıkçı, sevdiğini kollarına aldığında okyanus gözlü Riona’nın bitkin ağzından çıkan ilk cümle “Sesimi gerçekten duyduğuna inanamıyorum.” olmuş. Kayıkçı onu bir kez daha kendine çekip sıkıca sarılmış ve “Eğer sana bir masalı yaşatamayacaksam, neden sesini duyayım?” diyerek karşılık vermiş. Neredeyse çeyrek asır sonra duyulan ilk cümlelerden sonra geri dönüş yolculuğu tüm gemilerde kutlamalar eşliğinde başlamış. 

Derler ki; dönüş yolu yarılandığında Kayıkçı ve Riona, su perileri tarafından karşılanmışlar. Söylentilere göre ikiliye hiç kimsenin bilmediği, manzarasında sayısız gizemi barındıran bir adaya kadar eşlik etmiş ve orada mutlu bir yaşam sürmelerine vesile olmuşlar. Kasaba ahalisi ikiliyi selamlayıp iyi dileklerini paylaştıktan sonra kurtulan diğer insanlarla birlikte yurtlarına dönmüşler. 

Birbirine kavuşmaları çeyrek asır süren iki insanın hasret öyküsü zaman nehrindeki efsane damlacıklarına karışmış. Yüzyıllar sonra ise Kayıkçı ve Riona’nın birlikte yaşadıkları, akabinde sonsuzluk uykusuna beraber geçtikleri ve hâlâ denizcilerin haritalarında görünmeyen o isimsiz ada sahil masallarında Ufuktaki Nidalar olarak anılmış.

 

Tasarım Resim Sinan Eronat'ın kaleme aldığı çalışması

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *

YAPILAN YORUMLAR

  1. Görkem Barış

    Harika bir kurgu, akıcı ve okurken içinde yaşıyormuş gibi hissettiren bir öykü daha... Kalemine sağlık H. Emrah Dimici...

    • access_time 05 Kasım 2020, 10:44
    • CEVAPLA