22 Ekim 2020, 01:46 tarihinde eklendi

SELAM OLSUN

SELAM OLSUN
 Merak edilen sonun, aslında pek de önemsenmeyen doğuma el salladığı an itibariyle yapılır bazen başlangıçlar. Gülümsemenin kaybolmasıyla bitti sanılır bahar esintisi taşıyan rüya. Görünmez mürekkebe batırılan kalemle kadere yazılan ilk mektubu satırlara dökmek kolaydır; fakat son noktayı koyduğunda başlar asıl macera. O serüvenin sonunda dudakları genişleten tevazu dolu tebessüm ise kazanılan nihai ödüle dönüşür. Sonsuz, ufuksuz aklın ücra göklerinden çağırdığın bulutların bitmeyen sular bir çırpıda boca edilir hayallerinin üzerine. Bilirsin ki, o ibrik asla boşalmaz, kurumaz. Akıntıların kendi yolunu çizdiği kilitsiz, kimseden saklanmaya gerek duyulmayan müstesna bir kumbara…
Oysa seni beklediğini sandığın hayat, zarfın üzerinde ismini defalarca yazdığın o puldan yoksun gönderini umursamaz. Arayışta kendi hayallerini yaşamanı isterken, hayatın karanlık surete bürünmüş ikiz kardeşi zengin hayal dünyanda harekete geçme isteğini yakan ateşini söndürüp nefessiz kalmanı diler. Seçim yapmaya zorlar. İki karmaşa arasında yalnız kaldığını düşündüğün anda bazen seslerin resimleri olan harfleri çizmeye başlarsın kâğıtlara, bazen de kimsenin duymasını istemediğin ketum çığlıklarını eski dünyanın masallarına dönüşmüş nice kahramanları selamlamak için serbest bırakırsın. Hiçbir kahraman yoktur ki, hayalleri karanlık tebessümün dudak süzgeçinden geçmemiş olsun. Hiçbir kahraman yoktur ki, o gece elbisesinde herkesten daha güzel olanın karanlık gülümsemesine kayıtsız kalmış olsun. 
Kendini güvende hissettiğin sırdaş gölgelerde saklasan ne fayda! Gün ışığında dik de dursan, emrine itaat eden gölgende saklansan da görülmez, duyulmaz, bilinmez sanırsın sıra dışı sandığın, fakat sıradanlığın tenzil-i rütbesine maruz kalan hikâyeni. 
Peki, gerçekten bunun için mi yaşadın hayatın boyunca? Umursamaz ve dünyeviliği aşmış gibi görünmeni sağlayan sahte dinginlikten dokunmuş pelerininin ardından baktığın dünyadan aslında görülmeyen varlığının görülmesini, duyuramadığın sesinin duyulmasını ve arayışının herkesçe bilinmesini dilemedin mi içten içe? Görünmez olmaktan sıkıldığını itiraf etmedin mi? Kafanı, hayallerine değer biçen simsarların dudaklarının arasından dökülen bir sözcükle kanatlarına imrendiklerinin gezindiği umut yolu olan gökten aşağı eğmedin mi?
Hayat hakkında pusula görevini deneyimlerden yoksunca üstlenen nasihatlara karşı hayallerin görmeğe değer tek bir duruşu olduğunu duyumsamak güçtür. O eşsiz manzaranın anlattıkları mühimdir. İmkânsızlık perdesinin ardındakini dansa kaldırmak için kemik zarlar atmak gerektiğini değil; samimiyetin ve gerçek isteğin önemini vurgular. Bu, bir kumar değildir. Seçimi yaptıktan sonra arkaya bakmamanın kolay olmadığını vurgulayan güçlü bir sessizlik gizlidir hayallerin sessiz öğütlerinin ardında. Tüm değerlerin değişkenliğine vurgu yapan bakışları ve güzelliğin çabuk kaybolma ihtimalini gözeten anlaşılması güç terazilerini daima ellerinde hazır tutarlar. Terk etmeyi öğretirler sana. “Hayır!” diyebilmenin en saf ve doğal hâlini, damarlarındaki donuk kanı ısıtan o gücü hissedersin. Kazanılan her tecrübenin tamamlanmış bir hayatın izlerini taşıdığını gösterip, kısalığından yakınılan bir yaşamın içerisine nice hayat tohumları serpildiğini öğretir hayaller.  
İçselleştirmesi zor olan, hayallerin ufuk açıcı bağımsız düşünce tarzına sahip olmaları değil; kalıcılığa inanmayacak kadar gerçekçi olmalarıdır. Hayallerin gizemi, aktarılabilir ölümsüzlükteki fikir ve süreklilikle kutsanmış başlangıç noktalarında saklıdır.
Gençliğinde imrendiğin hayaller günü gelir senden önce yaşlanır, hatta giderler. Fakat unutma; o gerçekçi rüyalar asla ölmez. Onlara vefa göstermediğinden değil; senin tamamladığın yoldan geriye doğru gitmek, başka bir yolcunun çağrısına kulak vermek için göçüp giderler. Kenara çekilmesini bilecek kadar mütevazıdır her biri. Yollarınızın bir daha kesişmeyeceğine sevinerek ayrılmazsın onlarla. Senin için üzerine düşeni yaptıkları için gülümseyerek bakarlar ait olacakları bir sonraki uzak ufuktan sana. Geriye baktığında yalnızca senin gözüne görünen koca bir dünyanın el salladığını görürsün. Kendilerini unutturmazlar, birlikte yola çıktıklarını unutmazlar. Onlara, yürüdüğün zorlu yolda daha büyük öğütleri görmen için önünden çekilmek yakışır. Ne de olsa, insanlar gibi hayaller de yüce gönüllüdürler. 
Peki ya insanlar ve hayaller birbirine böylesine benzerken onların da düşmanı olamaz mı? 
Kimdir hayallerin düşmanı? 
Empoze edilen hisler mi? Yönü, iyi niyetli veya kasten şaşırtan gülümseme buketine sarılı tavsiyeler mi? O rengârenk süslü sözcüklerin içerisinde hayalleri zehriyle felç edecek bir yılanın saklı olduğunu ölümlü gözler her zaman fark edemez. 
Hayallerle taşıyıcıları arasındaki en belirgin farklardan biri de şu; insan korkuya karşı yapacağı hamlede korkunun üzerine dünyevi çaresizliğine özgü tuhaf bir mantıkla saldırır. Korkunun ona bir borcu olduğunu düşünür belki de. Bu, gece ve gündüz vakti insanı besleyen hayallerin üzerine çöken tarifsiz bir karanlıktır. Dokunuşundan yoksun olanı kucaklamanın peşine düşer insan o vakit. Çünkü cesaretini yitirir. 
Korku zevk için öldüren bir canavara benzer. Vehim zehri taşıyan dişlerini geçirecek bir hayal arayışındadır. Onu yanında gezdirmen de yakınında tutman da zorunlu hâle gelir. Ehlileştirilmesi güçtür; fakat hayallerle arasındaki kalıcı sınırı geçmemesi gerektiğinin öğretilmesi imkânsız değildir! Çünkü insan kaçtıkça korkunun iştahı artar. Belki seni bitirmek yerine varlığının hiçliğe terk edilmesidir o duygunun korkusu. Kendi adını duymaktan men edilmektir! Mevcudiyetinin hırslı güdüsüyle insanı hayallerinden alı koymaktır yegâne gayesi. Çünkü korku doyumsuz insanın tadına bakmıştır. Doyumsuz insan hayalleri tarafından çabuk terk edilendir. Onlar keşfedilmesi gereken mutluluk yerine kodlanan mutluluğu yaşar.
Korku… 
Her duygu gibi korkunun da sureti farklı biçimlerde tezahür eder. Hayaller bizi nasıl içeri davet ediyorsa korku da benzer bir tebessümü kullanır. Ne var ki tehlikeli yönü, insanın karşılaştığı her duygunun içerisine kendi tohumundan bir parça bırakacak kadar yetenekli olmasıdır. Doğası gereği belki de en sabırlı avcıdır korku. Çünkü insanın eninde sonunda karşısına çıkacağını bilir. Avının kurulu bir sofra gibi önüne geleceğini bilir. Ahbaplık etmek ve konuğunu korumak için avına çatısı altında bir yer verir. Çünkü bilir ki, amacının geri kalanı bizzat konuğu tarafından tamamlanacaktır. Onu dışarı çıkmaması için ikna etmesine gerek yoktur. Konağının penceresinden dışarı bakmasını, akıl çelen manzarayı görmesini sağlamak yeterlidir.
İşte buna güvenir korku… 
Yarattığı sahte güvene karşı katıksız bir sadakat bekler. 
Hayaller keşfedilmemiş özgürlüklere yönelik bir değişimin sessizliğiyle kucaklar insanı. Korku ise tehlikelerin sürekliliğini ve tekrarlarını abartarak kurbanını ikaz etmenin ötesine geçip onu amacından alı koymaya âşıktır. Eskittiği kalplerle değerini artırır.
Hayaller ve korkular arasındaki ebedi savaşında mahsur kalmıştır yaşam döngüsünü tamamlamakla görevli insan.  
Hangi tarafı seçerse seçsin bazen kazanır, bazen de yenilir ve tekrar ayağa kalkar. Çünkü hayal kurmanın ve gerçekleştirmeye çalışmanın gereği budur. Tıpkı yaşamın tabiatı gibi. İnsan aklının içerisindeki “birçok”la birlikte yaşamak zorunda olduğu gibi, hayaller ve korkular da bir arada durarak hayatın uçlardaki denge noktasını anlatır…
Olmak peşinde koşarken, olmadığına hiç sevinmedin mi? 
İşte bu, hayal ve korku arasındaki dengedir. Çok istediğine kavuşamadığında bunun geride bırakmak zorunda olduğun bir kapı olduğunu fark ettiğinde mevsimleri kokladığın o an gibi huzurla dolmuştur yüreğin. Hiç, mahçubiyetten yoksun güçlü bir “hayır!” karıştı mı sesleri taşıyan fırtınaların arasına? İşte o vakit son senden alınır ve görünmez eller seni yeni bir başlangıca taşır. Eski hayaller ve korkular seni selamlayarak uğurlar, tıpkı yeni hayallerin ve onları engellemeye çalışacak korkuların seni kucakladıkları gibi…Maceranın tasfiri kimin haddine? 
Hayallere de, korkulara da selam olsun…

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *