04 Kasım 2020, 20:53 tarihinde eklendi

Kayıp Kahramanın Sahipsiz Manifestosu

Kayıp Kahramanın Sahipsiz Manifestosu

Kayıp Kahramanın Sahipsiz Manifestosu…

 

Uzun zaman önce yedi denizlerde seyr-ü sefer eyleyen bir denizciden söz edilirmiş. Doğduğu diyarı, kimi kimsesi olup olmadığını bilen dahi yokmuş. İsmi dahi bilinmezmiş. Lakin onu gelecek nesillerce hatırlanır kılan yegâne seferinin ne denizlerle, ne de suların üzerinde yüzdürdüğü gemisiyle ilgisi varmış.  Bir efsaneden başkasına, bir masaldan diğerine doğru uçup konarmış kanatsız hikâyesi. 

Tayfası bile bilmezmiş kaptanın ismini. Gemisinin ismiyle hitap edip Gece Reis diyerek selamlarmış sessiz mürettebatı onu. Sahibi olduğu tek şey gemisiymiş. Ondan başka kimsenin girmediği odasında ise fazla eşyası yokmuş. Bir masa, bir sandalye, bir duvardan diğerine doğru gerdiği hamak ve haritaları dizdiği oyuklu raflar ve bir ayna. Mürettebat vahşi gezegenin en keskin suretine benzetirmiş gemiyi. Heybeti gözden kaçmazmış. Denizlere görünmez bir el tarafından fırlatılan bir kılıcı andırıyormuş. Gündüz vakti sakince süzülürmüş denizlerde. Geceleri ise av vakti başlarmış. Lakin kimse bilmezmiş Gece Yelkeni’nin peşinde olduğu avı.

Gece Reis et ve kemiğin kabuğundan dokunmuş kıyafetini giydiği günden beri ruhunun ikiye bölündüğünün farkındaymış. Kötülüğün daima insanın gönül gözüne perde çeken inandırıcı bahaneler ürettiğini, iyiliğin kısılmayan sesi olan vicdanın ise bahane pürüzlerini ustalıkla törpülediğini bilirmiş. 

Dümenin başından kalkıp görevi dümenciye bıraktığında ana güvertede gezinirmiş bazı geceler. Uzun gecelerde küpeşteye sırtını dayayıp gözleriyle siyah gökteki mücevherleri takip ederken rüzgârların sedasını dinlermiş. 

Dışarıdaki korkunç soğuklarla değil de, doğduğu günden beri göğsünün ortasında kendine yer edinmiş soğukla titrermiş. 

Ne var ki, içinde yanan, adını bilmediği ateşin sıcaklığıyla teselli buluyormuş. İç içe geçen ateş ve buzun döngülerinde savrulup durmuş hayatı boyunca. Kaptan kamarasına çekildiği bir gece gizemli denizlerin karanlığını andıran mürekkep hokkasına batırmış kalemini. Sanki o kalemi değil de, kalem onun elini tutuyormuş. Gece Reis ilk defa yazdığı defterden bir yaprak koparmış ve sayısız mevsim döngüsünden sonra donmasını engelleyen ateşin ismini vehimlerinden arınarak kâğıda aktarmış. 

Arayış.

Siyah gözyaşı tuttuğu kalemden damlamak üzereyken eli kolu bağlanmış gibi kala kalmış. Ateşin ismini koymuş koymasına ama tek yaprağa hayatının amacını nasıl sığdıracağını bilmiyormuş. Adını koyduğu boşluğu hakkında en ufak bir fikri olmadığından “İş bana kaldığında ilham verici içerik bile cehaletime teslim olabiliyor…” diye mırıldanmış.

Kendi kendine tayfasının ona taktığı ismiyle “Haydi, buyur bakalım Gece Efendi…” demiş. Zira bilirmiş sesleri tasfir eden resimler kaleminden dökülmeye başladıklarında en yaman rüzgârların getirdiği tehlikelerden bile daha ibretlik zorlukların huzura çağrılacağını. “cesaretin var ise, o kuyunun derinliklerinde aç yelkenleri. Adını koyduğun boşluğu doldurmak için kaç defa kayboldun öfkeli denizlerde? Şimdi şu bir yaprak kâğıtta mı boğulacaksın?”

İçini bir ürperti ve karamsarlık kapladığı gibi kamarasının küçük camından içeri sızan Ay ışığı umut dağıtıyormuş. Gece vakti doğan ışığa bakarken “Bu gece bereketli bir gece. Tabii gözden kaçırdıklarımı görebilirsem.” demiş. 

Bilirmiş ki, vakti geldiğinde ışık gölgeye, gölge de ışığa teslim olur. Bu gerçeğin terazisinde oyalanmanın beyhude olduğunun farkındaymış. Eninde sonunda gölgenin yerini teslim alması için ışığın tekrar davet edilececeğini genç yaşta öğrenmiş. Hatıralarını gözünün önünden geçirirken “Bu,” diye konuşmaya başlamış kendi kendine. “akıl almaz hızda vuku bulan zafer ve mağlubiyet geçici bir kira sözleşmesidir. İkisi arasındaki anlaşma bilinir bilinmesine lakin dile getirilmez. Şimdilik imzalarının her daim atıldığı tuhaf bir tekerrüründen ibarettir iki vaktin tebessümü.”

Sonra yorgun boynunu küçük penceresinden içeri çevirdiğinde gözleri köşedeki büyük aynaya takılmış. Suretinin yansımasının ona bir şeyler fısıldadığı hissine kapılmış. Gördüğüne inanamamış. Âdeta bir yabancıya bakıyormuş. Denizlerde nice mevsimler geçirmiş birine göre sağlığı sıhhati yerindeymiş. Şafak vaktinin griliğine bürünmüş uzun saç ve sakalları arasında kalan gözlerinden siyahlara bürünmüş kendini görmeyi başarmış. Aynadaki görüntü kimin gerçek kimin yansıma olduğunu sorgulatıyormuş Gece Reis’e. Kendine imalı bir bakış atmış. Kimin gerçek olup olmadığı değil de, hangi soruyla yola koyulması gerektiğini fark ettiğinde aklına gelen ilk cümleyi yazmasına müsaade etmiş kalemi. Sıkı parmaklar bir anda yazmasına izin veren rahatlığa kavuşmuşlar. Sorusunu sormadan evvel kabullenişin hareketiyle oynatmış parmaklarını. 

“Olduğum şeyi neden hissedemiyorum?Ne olduğumu bilmediğimden mi?”

Soruları bilmecelere, henüz yazılmamış masalı var olmayan efsanelere dönüşmek üzereymiş düşüncelerinin okyanusunda. 

“İnsan ne vakit bir hiç olur? Hiçbir şey yapmadığında mı, yoksa üzerine düşeni yapmayı üşendiğinde mi? Neden beklemek zaman kaybı olsun? Neden sabırla geçen koca bir ömür şatafata adanmış hırstan daha değersiz olsun? Yürünen yolda bilgiyle donanmak çabukluğu zorunlu kılmaz! Aksi hâlde o lütuf, külfeti ağır bir lanete dönüşür. Sırsız adam boşluğun ta kendisidir! Âdem bir kere hatasını kabul etti mi kana susamış gürbüz balıklar misali etrafına üşüşür türdaşları. Onu avına taşıyacak suların avına dönüşür. Denizin tuzlu suyu arındırmaya yetmez bu alacalı düşünceleri.”

“Beni zaferime götürecek olan nedir? Dileğim şan ya da şöhret değil. Lakin benim de vermem gereken bir savaş var. Kendi seçtiğim düşmanı mı tercih etmeliyim? Yoksa adını bilmediğimin karşıma çıkmasını beklemeliyim? Dümeni kendi seçtiğime doğru kırdığımda, onu yendiğimde nihai zaferin benim olacağına dair inancım yok. Oysa beni şaşırtan arayışımdaki yetersiz itirafım.” 

“İnsanın taşıdığı duygular böyle mi geçici süreliğine yetim bırakılıyor? O duyguların kalıcı sahibiymiş gibi davranmayı çok iyi başarıyor. Bazen yüzünü başka tarafa çevirip insan olmanın kusurlarını örtmeye çalışan dipsiz bir kuyu olmaya gayret ediyor. Bir zamanlar hissedilenler sayısız göz yaşı aracılığıyla sahipsiz savlara dönüşüyor. Bakışlar kısık sesleriyle gösterişin ardındaki gerçeği gösterirken, dudakların söylediği aynı şarkılar kuru nakaratlardan bir türlü kurtulamıyor. Sanki küçük bir fısıltının bile her şeyi, en çok da kendini asla var olmamış gibi yok edeceğinden korkuyor insan. Hayallerini rivayetlerin yerlerini unuttuğu efsanevi kutularında saklar artık. Kaygı taklası atan şehir soytarılarının ortasında kalıp, vehim tekerlemelerinin üstadları olmuş felaket tellalı dostlardan sıyrılmaya çabalar. Gece vaktinde ışıklı şehirlerin sokaklarında yalnızlaşır. Söylenmek istenen ne varsa onları önce kendisi başlar duymamazlıktan gelmeye. En güzel kitaplardaki cümlelerin, o satırların suflesini duymayı bekler. Başarısız hisseder kendini, çünkü kabuğunu kimseye beğendirememiştir artık. Sona karşı yapacağı tek yatırımı hissizliğiyle tüketir…”

“Keşke iş konuşmaya geldiğinde de böylesine istekli olsa insan. Özellikle kendiyle konuşurken. -Ben- diye başlarsa konuşmaya gözlerine geceden kara bir perde iner. -Biz- derse kendini dışarıdan görme şansını yakalar. İnsanın kendiyle ilgili en büyük savaşı bu belki de. Kendine dair beslediği umut ışığını içeri davet ederken, dışarından içeri akmak isteyen soğuk korkuya karşı kapısını açmak yerine daima aralık tutar. Sevinçlerin coşkusu çağrılan korkuyla dengelenir. İnsanın yanılgıların efendisi olmasındaki sınavı belki de kendini kaderin sürprizlerine açık hâle getirmeyi öğrenmekle veriliyordur. Ne kadarının kendi kontrolünde olduğunu düşünerek yaşarken kapar gözlerini sanki bir ölüymüş gibi. Her Güz’ün kasvetinden, Kış’ın ayazlı kâbuslarından kaçıp döngüsüz mevsime doğru yelken açmayı seviyorum. Oysa kaçışıma verdiğim isim bile yanlış! Arayış…Belki bu sayede kaçışım sonlanır ve arayışım başlar.”

“Anladım ki insanı korkutan ölümün sayısız sureti ve ismi değil;” diye yazmış. “Kendi hikâyesindeki kahraman olamadan ölmektir insanın gerçek korkusu. -Biz- belki henüz yolumuzu anlamlı kılan sırrı bulamadık; ama bu şişenin içerisine sığdırdığım ve denizlere bıraktığım mirasımın pusulasına kader dalgaları yoldaş olsun.”

Gece Reis gece vakti kâğıdı içerisine sığdırdığı şişeyle güverteye çıkar çıkmaz elindeki emaneti denize fırlatmış. Onu gören denizciler ilk kez Kaptan’ın yüzündeki kasvetin silinip gittiğine şahit olmuşlar. Aralarından yaşlıca biri ileri çıkıp “Nereye Reis?” diye sorduğunda Gece Reis emektar dümencinin omuzlarından sıkıca tutmuş ve “Arayışımızdaki gizemle yüzleşip onu kendi sırrımız eylemeye!” demiş.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *