04 Kasım 2020, 20:57 tarihinde eklendi

İKİ GÖLGENİN DANSI

İKİ GÖLGENİN DANSI

I.Bölüm

Belki herhangi bir gündü. Belki son günleri uğurlayacak olan ilk günün şafak vaktiydi. Kim bilir…Kış’ın kasvetini yeşil tebessümüyle yenen İlkbahar’ın ilk günlerinden biriymiş. O günün asla gelmediğini rivayet edenler de varmış; lakin sorsalar o gün birbiriyle karşılaşan iki çekimsere, onlar bu inkâra gülüp geçerlermiş.

 

İsimleri unutulmuş ağaçların bir arada toplandığı ve yeşil lisanda söyledikleri hışırtılı şarkılarını dinleyicilerin beğenisine sundukları orman yolu sabah güneşiyle aydınlanmış. Sonsuzluğun duraklatıldığı anda iç dünyasını yanında gezdiren bir kadın ve bir erkek karşılaşmış adı hatırlanmayan yol üzerinde. Sohbetlerini paylaştıkları hayallerinin dışında hiç kimseleri yokmuş. Onlar olmadan hiçten ibaret değillermiş; ne var ki kasvetli geçmiş, sessiz neşelerini onlara yâren eylemiş. Onlar da bu sırra sarılarak gece gündüz döngülerinde savrulup duruyorlarmış. 

Patikadan yoksun, uzun ve tek bir yolmuş burası. Ağaçlar birbirine o kadar yanaşmışlar ki yoldan başka bir yerden geçit vermez olmuşlar. Yolun başlangıcı ve sonu her göze göre farklıymış. Puhu kuşlarının ninnileriyle uykuya dalar, ötücü kuşların neşeli heyecanlarıyla günü selamlarmış. 

O yolda sabah vakti birbiriyle karşılaşan umuttan yoksun iki yolcu suretlerin aldatıcı yansımasından çekinerek yavaşlatmışlar adımlarını. Zira suret gibi görünen her maskenin altında nice başka yüzlerin saklandığına ikisi de aşinaymış. 

Öyle olmasına öyleymiş ama her şeyin bir tekrardan ibaret olduğuna fazlazıyla inanan adam gözlerinin ilettiği haberin tuzağına düşüyormuş az kalsın. Nasıl düşmesin! Kadının üzerindeki kahverengi elbise topraktan hediye gelen bir yadigârı andırıyormuş. Yedi denizlerin armağanı olan küçük renkli kabuklar boynundaki gümüş ipte asılı dururken her rüzgârda bir omuzdan diğerine doğru raks ediyorlarmış. Adamın karşısında beliren suretin uzun saçları son bahar yapraklarının geçişli tonlarını taşıyormuş tellerinde. Sabah melteminin ılık esintisinde ince dallar misali savruluyormuş kadının ince boynundan aşağı. Onun gözlerine baktığında birkaç adım gerilemeye yeltendiyse de olduğu yerde kalakalmış. İki küçük parlak küre adımlarının yeni efendisi olmuş âdeta. Ufuk cambazı kırlangıçların yakalayamadığı mavi göğün gün batımında yeşile çaldığı andaki gibi perdesiz bakışların gezindiğini görmüş üzerinde. Sabah güneşiyle aydınlanan buğday renkli teninde yer edinmiş küçük çiller gündüz şarkılarını söylüyormuş ürkek yüzünde. Ona baktığında öylesine derin bir efsunun tesiri altında hissetmiş ki kendini, sanki fezada yolunu yitirmiş bir kuyruklu yıldız yürüdüğü topraklara düşüp yeniden göklere uzanmanın yolunu arıyormuş. 

Kadın adamın kabuğuna doğru baktığında ise yalnızlıkla aynı anlama gelen diyarın doğal özenini kendinde taşıyan birini görüyormuş. Gün batımı tarafından öpülmüş uzun kumral saçları lülelerle gözlerinin önüne düşmüş. Yüzü ve çenesinden aşağıya doğru dökülen sakalları kış ayazındaki sarkıtlar kadar beyazmış. Gri gözlerindeki merak sönüp giden küskün yıldızların kadim ezgilerle dolu şarkılarını mırıldanıyormuş. Üzerine geçirdiği, koca bir battaniyeyi andıran siyah kıyafetinin yanlarından görünen ellerinde sabah azıklarını tutuyormuş adam. Sağ elinde bir elma, bir dilim ekmek ve sol elinde birazcık peynir taşıyormuş. Birinden bir ısırık alırken diğerinin tadının hayalini kuruyormuş sabah pasından kurtulmak isteyen dili. 

Ve nihayetinde  bakışların yüzeyselliğiyle onlara birbirini eritemediklerini haber veren bir anın tereddütüyle oldukları yerde sonlandırmışlar amaçsız yürüyüşlerini. Zira yeni ve farklı bir yolun açıldığını görmüş ikisinin de başka bir diyara ait olan gözleri.

Adamın kalbi nereden peyda oldukları belli olmayan görünmez parmaklar tarafından gıdıklandığında utangaçlığının çekimser kızarıklığını yansıtması mümkün olmayan gölgesine “Sen de gördün mü?” diye fısıldamış. Mutluluğunun ne kadın ne de civardaki diğer ruhlar tarafından duyulması umurunda dahi değilmiş. Yine de yüzüne yansıyan dizginlenemez neşesini yeri ve zamanı umursamadan evvela en yakını olarak gördüğü gölgesiyle paylaşırmış. Uzun zaman önce iç dünyasının yansıması olan, aynı zamanda onu iç dünyasına ulak tayin ettiği, gölgesinin cevapsız kalmasına uzun süredir alışkınmış. Çünkü gölgesi boş lakırtılara asla kulak asmazmış. Gerekli gördüğü vakitlerde konuşurmuş adama ait iç dünyanın sesiyle. O sese bir sürü isim takmış; Vicdan, akıl, önyargı, bağışlama, güven…Ancak nihayetinde onu hiçbirine sığdıramamış. Ne var ki, sahibinin sorduğu bu soru yansıması olan isimsiz ulağı da harekete geçirmiş. Yüreğinden yükselen fısıltıyı sanki gölgesinin sorduğu bir soru gibi dinlemiş adam. Ötücü kuşların cilveli nakaratlarının aksine sesini alçaltmadan cevaplamış gölgesinden geldiğini sandığı soruyu. “Ona gözlerimle baktığımda ne gördüğümü mü merak ediyorsun?” Kendi gözlerinin taşıdığı haberlere güvenemeyeceğini defalarca tecrübe eden adam bir anda tüm umursamazlığıyla dile gelmiş. 

“Bilmediğin, tanımadığın bir düşünceye seni görebiliyorum yalnızlığını yaşatmak gibi. Çünkü o çok ama çok uzakta…Haberciden mahrum ve yazgısının araftan kaçtığı kanatlı bir haber. Ulaşmaya çalıştığı zavallı ruhun arayışındaki sonsuz bir kusur. Kendinde terk edilmiş biri. Tıpkı benim gibi…”

Alaycı bir üslupta “Tıpkı senin gibi, öyle mi?” diye karşılık vermiş gölgesi. “Her sabah seninle birlikte yürüdüğümüz bu yoldan ilk defa geçtiğini söyleseydin sana daha çok inanırdım…”

“Bana daha şimdiden yanıldığımı mı söylüyorsun?”

Kelime oyunlarından kaçınarak “Bunu gözlerine söylüyorum.” demiş gölgesi.

“Yanılırsam ne kaybederim?”

“Kaybetmeye alışamadığını…Geçici süreliğine umudunu. Yanılgılarından sonra yolda yürümeye nasıl devam ettiğini sanıyorsun?”

Bu hatırlatmayla adamın yüzü kendi hâline acıyan bir ifadeyle değişmiş. İçten içe gölgenin doğru söylediğini biliyormuş.

“Eh, en azından kaybettikten sonra yeniden bulabileceğim bir şey var…Aksi takdirde yolumu kaybederdim.”

Kadının gözlerinin şüpheyle kısıldığını gördüğünde ağzından çıkanların duyulduğundan endişelenmiş adam. Önce kendine sonra da aklının yerine kalbinin söylediklerini açığa çıkaran geveze çenesine hakaretler savurup elmadan sert ve sesli bir ısırık almış. Tekrar konuşmaya yeltendiğinde aceleci yaklaşımı nedeniyle yaşama ihtimali olan pişmanlığı erkene çekmemek için dudaklarını mühürlemiş.

Adam bu karşılaşmanın onu başka bir yanılgıya sürükleyecek bir kumar olup olmadığını sorgularken hayatında ilk defa farklı bir karar vererek gölgesini şaşırtmak istemiş. “Pekâlâ…O hâlde biraz bekleyelim.” Elindeki azığı bitirdiğinde aklına gelen ilk düşünceyi gölgesiyle paylaşmış.  Kendinden emin ses tonuyla “Öyleyse bu sefer önden git. Sen bak!” demiş. “Ve bana onda ne gördüğünü söyle. Gözlerin gözlerim olsun…”

“Akıllıca bir seçim…” diyerek karşılık vermiş gölgesi adama. “Siz insanların aksine iç dünyaların acelesi olmaz. Onlar her zaman aynı yerdedir ve içselleştirme üzerine kurulmayı severler. O topraklar ulaşılmaz hayallerden oluştuklarında bile sabır ve dürüst beklentilerin ırmaklarıyla sulanır.Yine de hatırlatmama izin ver; oradaki diyarların bazıları karanlıktan beslenir.Ve güneşi çağırmazsan orada geceler uzun sürer…” 

Güneşin tepeden vurduğu vakit bizim çaresizin sırdaşı sözünü söylemiş ve takip etmekle yükümlü olduğu bedenden sonsuza dek azat olmuşcasına hareketlenmiş. Bir anda kurumuş güz yapraklarını yeşil yol üzerinden temizleyen rüzgâr misali akıp gitmiş karşılaştıkları ruhun hayallerine. Donup kalan zamanın prangalarından kurtulmuş gibi varlığını tanımayan sıra dışı  gizemin dehlizlerine doğru aktığı sırada kadının da gölgesinde benzer bir hareketlenmenin başladığını görmüş. Gölgesi davetsiz misafir olarak kapısını çaldığı iç dünyanın içerisindeyken sırdaşı olan beden dışarda bekliyormuş. Adam ulağının sabırlı olduğunu biliyormuş. Ne de olsa ilk önce ona anlatırmış her şeyi. Gölgesinin en sevdiği oyunmuş bu. Yine de ulağını gönderdiği hayal dünyasında daha önce tecrübe ettiği benzer soğuk iklimle karşılaşacağına dair karamsar bir tedirginlik gezinmeye başlamış yüreğinde.

Umudunu korumaya çaba sarf ederken yüreğini sıkan kara dokunuşları engellemeye gayret ediyormuş. Belki de acele bir karar verip yanlış bir hisse yanlış bir isim koyduğunu düşünmüş. Kendini toparlamış.

“Bu gördüğüm…” demiş kendi kendine. “adını korku koyduğum o hissiz diyarımın ayazından beni kurtaracak bir umut kıvılcımı olabilir mi?”

II.Bölüm

O esnada kadın, karşılaştığı ve tuhaf sessizlik anını paylaştığı yabancıyla arasındaki mesafesini korumaya devam ediyor, kendi dışında göremediği biriyle konuşuyormuş. Dingin görünümünün ardında kopan fırtınalar bir anda bahar havasını bozan tufanları çağırmış huzura. Ağaçların yeşil dansları hızlanmış. Yeniden kavuştukları yaprakları dallarından ayırmamak için olanca güçleriyle tutmuşlar yeşil saçlarını. Adamın gölgesinin aksine kadınınki ayaklarının dibinde değil de hemen yanı başında sabah yürüyüşünde ona eşlik ediyormuş. Dudakları hareketlendiğinde sözcüklerinin duyulmasından çekinmiş. Yaprakların hışırtılı nakaratlarının susmamasını dilemiş. Adam merakla biraz kulak kabartmışsa da nafile! Kadının gölgesi yabancı göz ve kulaklara karşı en az kendisi kadar ketummuş. 

 

 

“Hep yanımda olan iç dünyamın ağıtlarından kaçacak kadar ürkektim. Şimdi o da bana düşman olmak üzere.”  diye söylenmiş kadın. “Gördüklerim yaşadıklarıma, umutlarım aldanışa dönüştü. Yaşadıklarım yazılmamış masallarımı kâbuslara armağan etti.” Öylesine korkuyordu ki, gece ışıklarından yoksun gündüzün en erken vaktinde âşık olmaya zorlandığı karanlığa sığınıyordu âdeta.

Gölge yavaşça kadının kulağına sokulmuş ve “Yuvasından çıkana dek herkes yılana hayranlık duyar. Yılanı yuvasından dışarı çağıran insana özgü korkudur. Tıpkı yalanların saklandıkları zihin dehlizinden çıkması gibi…” demiş. 

İç’in dışa yansıması mı onu bu kadar rahatsız ediyordu? Tıpkı hayallerindeki boşunalık gibi yanı başında beliren bir ışık oyununun yalın varlığı üzerinde yarattığı değersizlik hissiyle cebelleşiyordu. Dahası, onun haklılığı karşısında yenildiğini hissediyordu. Bu defa düşüncelerini gölgesinden dahi sakınarak tartmak istemişse de, tufanların gürültüsü kadının göz yaşlarının dinmesini engelleyen ağıtlarını susturmaya yetmemiş. Gölge, kadının ağzından çıkan her sözcüğü duymuş.

“Kalbime davet ettiğim insanlar gölgeme baktıklarında onun kendi hayatlarında bir hiç olduğunu düşünerek hoşnut oluyorlar. Çünkü benimle birlikte yürümek değildi istedikleri; amaçları, ayaklarımı ayakları yapmaktı. Neşelerini varlığımı işgal eden mutsuzlukla besliyorlarmış meğer.” Gölge, kadının haklılığına refaket eden sessizliğiyle tek kelam etmeden beklemeye devam etmiş. “Onlar hiçliğe özgü mutluluğu nasıl yakalıyorlar? Halbuki hiç ile kol kola gezdiğinin nasıl farkında olamaz insan? Saklayacak bir şeyi olmayan birine, saklayacak çok şeyleri varmış gibi yaklaşıp tüm ağırlıklarını bırakabilecekleri bir çöplüğe dönüştürdüler iç dünyamı…Ve bunu yüzüme gülerken yaptılar…” 

İç dünyada yankılanan sesi kadına aktarırken “O diyarı bir başkasının mı onarmasını bekliyorsun? Senin dışında birinin? İnsanları içeri buyur ettiğin dünyandaki harabeler yine başka bir insan tarafından mı tamir edilmeli?” diye sormuş Gölge. “İçtenliğin zayıflık olmadığını anlatan ışık asla bir hiçten ibaret değildir. Hiçliğe sarılmayı seçen onlardı. Lakin görüyorum ki, seni de boşunalığa sarılman için ikna etmeyi başarıyorlar.” Kadının suretsiz yâreni “Siz insanlar…” diye devam etmiş konuşmaya. “Karşılaşmalar yerini tanışmalara bıraktığında yüzeyselliğin keyfini anı geçiştirmekle sürdürürken bir anda derin sularda tek başınalık hissiyle yüzleşiyorsunuz. Sabır becerisinin gelişime açık olduğunu içten içe bilmenize rağmen zamanın azlığından yakınan nemli gözlerle bakıyorsunuz hayata.” 

Durumunun güçlüğüne rağmen “Oysa biraz zamanı yavaşlatmalı insan, öyle mi? diye sormuş kadın. “Tanıma ve anlamanın dikenli yolunda takunyalarla koşmak yerine çıplak ayaklarımla mı atmalıyım adımlarımı?”  Kadın bu diyarın iç dünyalara özgü gerçek sohbetlerin dışında tutulduğu bir yer olduğuna fazlasıyla inandırmış kendini. “Belki hep öyleydi.” diye söylenmiş. “Belki de insan iç dünyasını açmaktan korkan bir tür olarak nam saldı isimsiz diyara. Dilediğim gerçeklikten ne alı koyuyor beni? Neden böylesine ulaşılmaz?” 

Gölge dert ortaklığını sürdürmeye devam ederken “Her zaman ayakları yerden kesen hayallerden oluşmaz akıl kapısının ardındaki hazine.” diye nasihat etmiş kadına. “Eğer İç’e karanlık tayin edilmediyse insanın gerçek suretine dair en ufak bir leke bulunmaz orada. Neşeni dillendirmek bile lükse dönüşür oldu. Acılarını tanıtan bir çığırtkan olmakla övünür oldun. Umuduna sarılmak yerine kendi kederinin taciri olmakla avunuyorsun.”

Kadın ulağın sesinde yargılama tınılarının dolaşmadığına, yalnızca gerçekleri dile getirdiğinden eminmiş. Yine de duyduğu çıkarımları kolayca kabullenmekte zorlanırken karşısındaki yabancıya sanki ruhunu okurmuş gibi bakıyormuş. 

“Onu daha önce hiç görmedim. Oysa defalarca bu yoldan geçmiş gibi bir hâli var.”

“Tıpkı senin gibi…”

“Anlaşılmak dışında başka bir arayışta olduğunu sanmıyorum. Bana bakışında bir hesap yaptığını görmüyorum; ama korktuğunu dış dünyayı gören gözlerimle görebiliyorum.”

“Tıpkı senin gibi…”

“Yürüyor ama…”

“Ama?”

“Adımları sanki ona ait değil. Görünmez eller tarafından yürütülmeye zorlanmış bir kuklaya benziyor. O iplerden kurtulmak için neyi bekliyor? Onu alıkoyan ne? Gözleri bakışlarımın ardındakilere odaklanmış gibi bakıyor bana. Korku ve endişeyle…Sanki biri ya da birileri ondan neşeli deliliğinde saklı özgürlüğünü çalmış. Gönlündeki sarhoşluk ondan alınıp korkuyla ayılmaya zorlanmış.”

“Tıpkı senin…”

“Kes be!”

“Peki!”

Kadının acziyetine şaşırmış iç dünyasının ulağı. Kendini okuyamazken, varlığına keder yağmurları yağdırırken karşısındakinin belirginliğine şaşırıyormuş. Gölgesi ise bir aynayla karşılaştığını vurgulamaya çalışırken aleni olan dışında kadının gözlerinin neler gördüğünü merak ediyormuş. Kadının şüphe tarafından yakalandığını görmüş. Nedenini anlamak için deha olmaya gerek de yokmuş zira. Dinginlikte bulamadığı huzuru deliliğinde bulmaya çalışan ve aynı avuntuyu başka birinde görmeyi uman bir adamın sinsiliği istediği son şeymiş.

“Benim için bir şey yapar mısın?”

“Ne gibi?”

“Onun ardında sakladığı dünyayı ziyaret eder misin?”

“Olabilir…” demiş dişi gölge. “Başka bir tür yürüşte her şey farklı görünebilir.”

Gölge hareketlendiğinde kadının etrafını saran tufan bir anda sanki hiç var olmamış gibi kaybolmuş. Ağaç dalları şimdi olması gerektiği gibi hareket ediyorlarmış. Gölge kendini sahibiyle arasındaki bağdan geçici süreliğine kurtardığında adamın üzerine kara doğasının tüm içtenliğiyle akarken biraz önce aynı şeyi yapmış olan adamın yüzünde bir tebessüm belirmiş. Sonra görevlerini yerine getirmek üzere birbirlerinin yanından geçip gitmiş iki ulak. Etrafları altın rengi gün ışıyla sarılmış gölgelerinin elleri birbirine dokunmuş.

Kendinden kopan parçanın, ulağının nihayetinde yanı başında belireceğinden adı gibi emin olan kadının düşüncelerine başka bir parçasının daha kopup gideceğine dair bir şüphe belirmiş. 

Gölgelerin sahipleri oldukları yerde beklemeye devam etmişler. O an iki suretin de dudaklarında benzer bir tebessüm belirmiş. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan iki insana özgü umarsızlık yerine birbirini tanımaya yönelik bir heyecanın dışa vurumuyla değişmiş ifadeleri. Kadın bu sefer ilk kez kendi kendine konuştuğunu fark etmiş.

“Bu gördüğüm yalnız damla içimdeki yanılgı ateşini dindirip hayallerimi tekrar yeşertebilir mi? Yalanlarla karartılan hayallerimi onaracak hiçliğin kara kafesinden kaçmış ışık olabilir mi?”

III.Bölüm

Kadının diyarındaki boşlukta karanlığın bir parçası gibi süzülüyormuş erkeğin ulağı. Gece yangınlarının kırmızı alevleri bile gecenin hükmüne boyun eğerek karanlıkla yakıyormuş uçsuz bucaksız diyarı. Gölge bir sürü kapının ardında tekerrüre mahkûm bırakılan anıları izlemeye başlamış. 

İlk girdiği ev bir zamanlar mavi safirler gibi parlayan adaların en büyüğünde bulunuyormuş. Dışarıdaki boğucu kasvet evden görülemese de evin içerisindeki ikizini aratmıyormuş. İç dünyasını açtığı konuğu kadının neşeli sorularına binbir maskenin ardında istiflenmiş yalanlarla cevap veriyormuş. Söylediği her şeyi onaylayıp nadiren karşı çıkıyormuş ona. İltifatlarıyla açığa çıkan şiirsel konuşmaları yalnızca geçiciliğin hazzına ulaşmak maksadıyla dökülüyormuş sahte tebessümlü dudaklarından. Kadını kendisine bağımlı, kendisini ise vazgeçilmez hâle getirmeye çabalıyormuş. Hiçliğin suretine bürünmüş adam, kadının hayallerindeki tüm zenginlikten istifade etmek için inanmadığı değerlerin sözcükleriyle büyülüyormuş onu. 

Gölge karanlıkla kaplı topraklarda başka bir bölgeye yönelmiş. Hüsranlar diyarında ışığı sönmek üzere olan başka bir yuvanın penceresinden unutulamayan anıyı izlemeye koyulmuş. Burası da diğeri gibi sade bir evmiş. İçerideki eşyalar kadının mutluluğu ve değer yargılarının marangozluğuyla şekillenene mobilyalarla dekore edilmiş. Neyi var neyi yok her şeyini paylaşıyormuş misafirleriyle. Derken sohbet uzayıp gitmiş ve ev sahibi haricinde konukların her biri ansızın göz yaşlarına boğulmuşlar. Kadın bir anda onların acılarını kendi acısı bilmiş ve her birine yardımcı olmak için ilgilenmiş. 

 

Kadın onlara yardımcı olup hayata tutunmaları için elinden ne geliyorsa yapmış. Lakin bilmediği şey onları mutlu edecek şeylerin aslında varlığından vermek zorunda kalacağı parçalar olduğuymuş. Onların istediği kadının hayatındaki renklerin solup gitmesiymiş. Her biri yalanların şelalesini andıran göz yaşlarıyla sömürmüşler onu. Pençelerine düştüğü hastalığın tedavisi değilmiş arzuları; yakındıkları hastalığı yaymak ve bağımlısı oldukları kederin safını güçlendirmekmiş. Kadının umuduna karşı onların umutsuzluğu… Hayatını renklendiren her şeyi tek tek kaybetmeye başladığında İç dünyasının giderek kısılan sesini duymuş. 

“Senden gerçekte ne istediklerini göremiyor musun? Esiri oldukları acıların girdabında seni de boğmak istiyorlar. Böyle dindireceklerini sanıyorlar acılarını.” 

Yakınmalara, kıskançlıklara, tüketilmeye ve kullanılmaya maruz kalarak geçmiş günleri. İstemek, bencilliklerini yaymak ve kadının varlığının kendi varlıklarının altında ezilmesinden başka niyetleri yokmuş arkadaş elbisesi giyen düşmanların. 

Ve nihayetinde de kadının onlara ihtiyacı olan gün geldiğinde her birinin ona sırt çevirdiğini ve duvara dönüşen sırtlarında “Seni umursamak zorunda değiliz.” yazan görünmez yazıyı görmüş gölge. Ve bu döngünün yıllar boyunca sürüp gittiğini…

Kadın günden güne solmaya başlamış. Geleceğinin umut ışığının içeri giremediği bir diyara dönüşmüş iç dünyası. Unutamadığı geçmişin dipsiz kuyusundaki yankılı tekrarlarla savrulup durmuş. İyi niyetinin hayaletleri ve beklentilerinin sanrılarından başka bir şeyi olmadığına inanmaya başlamış günden güne. Acıyı bilen ve kadına önlem almakla şans vermeyi karıştırdığının şarkısını söyleyen ıslak bir deniz kabuğu dışında... Sanki diyarın tüm renkleri o kabuğun içerisine sığınmış. Gölge o an yetiştirmesi gereken haberin farkına varmış. 

Kadının dünyası tamamen kurumamış; ne var ki artık İç’i süsleyen denizleri karanlıkta fark edilmiyormuş. 

Gölge o küçük deniz kabuğunun kadının elinde kalan son değer olduğunu anlamış. O kıymetlisine değere zarar gelmediği sürece her şeyi göğüslemeye hazırmış âdeta.

Gölge görmesi gerekenleri gördüğünde küçük deniz kabuğunun parlak ışığına doğru yaklaşmış. Eğer bir ifadesi olsaydı ona şaşkın gözlerle bakacağından eminmiş. Yine de ulak öykünün şaşırma bölümünü onu buraya gönderene bırakmak olduğunu biliyormuş.

Ulak diyarı terk edip sahibinin yanına dönmüş…

*****

Kadının ulağı tarafından ziyaret edilen soğuk diyar en ufak bir ateşin bile yükselmesine müsaade edilmeyen dondurucu kasvet rüzgârlarıyla çevriliymiş. Adamın hükümdarlığını yitirdiği soğuk diyarın tek sıcak noktası küçük bir kulübeymiş. Sahip olduğu ne varsa sığdırmış içerisine. Gölgenin merakı farklı ayrıntıya yönelmiş. İçerideki resimler üzerinde asılı durdukları duvarların suretini göstermeyecek kadar yanaşık vaziyette sergiliyorlarmış renkli varlıklarını. Duvarlardaki tablolarda gölge türlü suretler görmüş. Her biri farklı zaman dilimine ait gibi görünse de, adam o çağların hiçbirinde yaşamamış. Ne var ki, onun o zamanlarda yaşamasını isteyenlerin fırçalarıyla boyanmış resimlerin sayısı epey fazlaymış. Misafirin, yani kadının gölgesinin bu iç diyarı karış karış gezmesine gerek yokmuş. Çünkü o resimlerdeki tüm imgeler durmadan geçmişi konuşup, geleceğin umutsuzluğuna dair nutuk atıyorlarmış.

O resimlerin dinmeyen sesleri ortasında adamın kulaklarını kapadığını görmüş. Sesler içeri hücum etmeye çalıştıkça her kaçış bir başka ses tarafından örülen tuzağa dönüşüyormuş. “Sen bu değilsin! Başkası olmak zorundasın!” seslerinin farklı oktavlarda yükselişi karşısında adam elleriyle daha sıkı bastırmış kulaklarına. Resimlerdeki suretsiz varlıklar yanlarında gezdirecekleri adamın kendileri tarafından yeniden çizilerek tablonun gururunu ortaya koyacak bir surette yeniden şekillenmesine çabalıyorlarmış. Her biri farklı bir ısrarla davet ediyorlarmış onu. Varlıklı olmasını, zorla sevmesini, kendinden vaz geçmesini ve değişmesini isteyen sesler varlığını işgale hazırlayan tınıları taşıyorlarmış. Ona ne istediğini sormuyorlarmış. Ona ne olması gerektiğini söylüyorlarmış. Doğa ve şehir manzaralarına ait tasfirlerin tepe noktalarında, güneş ve ayın bulunmaları gereken yerde adamın dönüşmesi gereken suretleri resmetmişler. Sanki ancak o şekilde güneşin sıcak, suyun ıslak ve Ay’ın gümüş bir gülümsemesi olduğunu anlayacağını müjdeliyorlarmış ona. 

“Değiş!” 

“Suretinden ve iç dünyandan sıyrıl!”

“Benim istediğim birine dönüşmek zorundasın!”

“Seni yalnızca ben özgür bırakabilirim!”

Her ses onu başka biri olmaya zorlamakla birlikte onu başkasıyla kıyaslanma zorunluluğuyla lanetlemişler. Gerçek niyetleri “İşte ben bu adama sahibim! Çünkü onu şekillendirmeyi ben başardım!” demekten başka bir şey değilmiş. Kapadığı kulaklarının içerisinde kendi sesiyle başbaşa kalmaya gayret eden adam dışarıdaki seslere direniyormuş. Oysa bu dış sesleri daha da öfkelendiriyormuş. Onu yaşama bağlayan tüm beğenileri ve yüreğinde kendine dair duyduğu tüm sevgiyi kötüleyerek cezalandırıyorlarmış adamı.

Adamın direncini görünce gölgenin doğal sakinliği daha da derinlere inerek odaklanmış. Acılarına değil, yaralarına sarılıyormuş. Onların kabuk tuttuğunu gördüğünde yüzünde belli belirsiz bir tebessüm beliriyormuş. Yüreğinden yükselen bir şarkıyla iyileştiriyormuş kendini. Şarkı bittiğinde gölge, adamın sürekli iyileşen yaralarla daha ne kadar mücadele edeceğini merak ederken bu merakın kendine ait olmadığından eminmiş.

*****

Birbirinin dünyasını ziyaret eden gölgelerinin gözleriyle görmüşler tüm olan biteni. Kederlerinin ve korkularının sırdaşına dönüşmüşler sessizce. İkisi de aynı anda olan biten hakkında düşünmüşler. Birbirlerini tanımaya başladıklarını haber veren gözlerinin altında gerçek gülücükler filizlenmiş. Önce birkaç adım daha yaklaşmışlar birbirlerine. Sonra biraz daha. Keşfedilmemiş bir lisanın sırlarına vâkıf, aynı dili konuşan iki varlık gibi. Dışarıdan ve içlerinden gelen tüm sesler bir anda kısılıp gitmiş. Uzun zamandan beri ilk defa kendileri olarak konuşmaya başlamanın keyfini sürmüşler.

Kadın merakla “Sen kulübendeki o şarkıyı söylemek istiyorsun, değil mi? Değişimin doğallığının şarkısını?” diye sormuş adama.

Utangaçlığını gizlemeden “Aslında bu şarkıyı birlikte söyleyecek birinin yanımda olması hiç fena olmazdı.” dedikten sonra “Peki ya sen?” diye sormuş adam. “İç dünyanı ayakta tutan, onu koruyan son umudunu kiminle paylaşacaksın?”

Omuzlarını hafifçe oynatarak “Tuhaf değil mi?” diye karşılık vermiş kadın. “Kendi iç dünyamız dışındaki diyarları okuyabiliyoruz. “Sanki bunun adı…”

Cümlesini bitirmeyi beklemeden “Bu güzel bir his.” demiş adam. Kadının bakışlarında gezinen soru dudaklarına taşınmadan önce açıklamasını yapmış. “Yani tanımanın ne olduğunu yeniden öğrenmek. Sana baktığımda gerçek birini görmek. Acılarımızı birbirimize karşı kullanmamamız. Bakmanın ötesine geçip âdeta birlikte gördük hepsini. Saklanmadan ve…”

Bu defa kadın “ve yargılamadan…” diye tamamlamış adamın cümlesini. “Belki de her şeyi -bir an önceye- sığdırmaya çalışarak varlığımızı bür türlü hissedemeyen bizlerdik. İçimize başkalarının gözlerinden bakmaya zorladık kendimizi.”

“Evet.”

Sonra bir süre sessizleşmişler. Kadın adama bakarken iç dünyasında değerli deniz kabuğunun içerisindeki damlaların birer birer İç’indeki yangına doğru akmaya başladıklarını hissetmiş. Adam da İç’indeki buz dağlarının mırıldandığı şarkısıyla erimeye başladığını hissediyormuş. O ateşi güçlendirecek odunlar ise onu geçmişe bağlayan resimlerden başkası değilmiş.

Gölgeleri yerine kendi elleri dokunmuş birbirine bu defa. “Belki bu yolda tekrar karşılaşırız.” demiş kadın. Sesinde geçiciliğin izleri bulunmayan davete “Evet.” diyerek karşılık vermiş adam. “Varlığımızı hatırladığımızda belki ulaklarımız olmadan davet ederiz birbirimizi diyarlarımıza.”

“Neden olmasın…” 

 

SON


 

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *