22 Ekim 2020, 01:47 tarihinde eklendi

EDEBİYAT VE SİNEMADA POLİSİYE CASUSLUK TÜRLERİ ÜZERİNE

EDEBİYAT VE SİNEMADA POLİSİYE CASUSLUK TÜRLERİ ÜZERİNE
 Neden kitap okuyoruz? sorusuna verilecek cevaplardan biri de muhtemelen görünmez ellere sahip satırlar tarafından kendi hayal dünyamızdan çıkarılıp, satırlara gizlenmiş başka bir diyara götürülme hissini sevmektir.
 
Elbette böylesine sıra dışı, muhteşem bir his yalnızca belirli bir türün çağrısına özgü değil. Fantastik, Bilim Kurgu, Aşk, Kentsel Roman ve daha nice türde yazılmış sayısız eserde her insanın kapıldığı/kapılmak istediği kurgular muhakkak raflarda bir yerde bulunmayı bekliyordur.90’lı yılların sonlarına doğru polisiye ve casusluk türünde yazılmış kitapların arayışına kapılmıştım. Dikkatimi çeken, durağanlık ve hızın şaşırıtıcı uyumuydu. Sayfalar boyunca hiçbir şey olmuyor ve aynı zamanda çok şey oluyordu. Kahramanlar kurgusal karakterler olmalarına rağmen iç dünyalarına yönelik itiraflar ve gezindikleri (aşina olduğumuz) şehirlerle okura sunulan ayrıntılar okumaya ara verilmesine müsaade etmiyordu. Şehrin puslu gri renkli havasında süzülen melankolik bulutlar. Ucuz otel odalarında yaylarını konaklayanın sırtına batırırken gıcırtı ninnisi söyleyen yataklar. Yatağın başucunda en son ne zaman yıkandığı belli olmayan yarı dolu bir sürahi ve izmarit çorbasına dönüşmesi an meselesi olan kristal bir kül tablası. Çalması için dua edilen eski moda telefonlar. Çıkmaz sokaklar. Fötr şapka, pardösü ve eski moda çizgili takım elbiseler. Ölümcül zekâlarını sessiz silahlar misali kullanan kurnaz kadınlar. El yapımı basit icatların içerisine yerleştirilen, aşırı karmaşık yapıdan azat edilip modernlikle sadeleştirilmiş Da Vinci tasarımlarını andıran
işlevsel aygıtlarla dolu gizli bir başka dünya…
 
Kahramanlar mı? Onların ölülere özgü gri ışıkla bakan mat gözlerinin ardında basit bir hayatın özlemine dair yakılan sessiz bir ağıt saklıdır. Dudaklara ustalıkla yansıtılmak için eğitilmiş zoraki gülücükler açılması imkânsız gibi görünen insan kasasının anahtarına dönüşür suretlerinde. Mutluluğu ve mutsuzluğu sorgulamazlar. Yanılgı payını minimal seviyede tutarak başladıkları işi bitirmek dışında hiçbir şey düşünmeyen eski usül adam ve kadınlar gezinir cümlelerde. Keşkelerin dile getirilmesine müsaade edilmeyen zorlu bir alt dünyanın aktör ve aktrisleri…Kulaklarına onları özel hissettiren cümleler fısıldandığında bile yeri geldiğinde yalnızca birer piyon olduklarını kabullenen karakterler. Ve ne yazık ki isimleri eskisi kadar hatırlanmayan yazarların yazdığı polisiye/casusluk romanlarına eşlik eden Beethoven’ın piyano sonatları… John Le Carré, Robert Ludlum ve tabii ki Trevanian… Onların romanlarındaki karakterleri hâlâ hatırlıyorum: George Smiley, Leamas, Jonathan Hemlock, Nicholai Hel, Drew Latham, Alec McAuliff…Bizden önceki nesil için en üst sıra çoğunlukla George Smiley’e aitti. Sanırım benim yaş grubumun aşinalık listesindeki en üst sırada Nicholai Hel yer alıyordu. Trevanian’ın Şibumi adlı eserindeki o tuhaf adam. Dâhiyane bir portresi vardı. Kişiliği, altyapısı, hikâyesi ve savunma sanatlarındaki yeteneklerine rağmen onu ilginç kılan sıra dışı başka bir özelliği vardı: Algılama yeteneği öylesine güçlüydü ki hiçkimse Nicholai Hel’in fotoğrafını çekecek kadar ona yaklaşamazdı…
 
O müthiş kurguların kahramanları hâlâ kitaplığımdaki yerlerini koruyorlar. Çünkü onları unutacağım günün gelmesini bekliyorlar. Tekrar okumak ve eskiyi hatırlamam için orada eskimeyi reddediyorlar. Onlar adına sevindirici, benim adıma kötü haber ise yakında hepsini unutmaya başlayacağım gerçeği elbette. Yaşlanmak her zaman bir lanet değildir. Belki içi boş bir teselli olacak ama geçmişin insana hatırlamayı özletmesi güzeldir. Ve elbette açılışı uzun yıllar sonra tekrar yaparken hangisini yeniden okumaya başlayacağıma karar verme anında yaşayacağım o heyecan…Sanırım bu konudaki en şanslı ayrıntı Beethoven olacak. Başlangıç hangi kitabın ilk cümlesi olursa olsun kulaklarım gözlerime Beethoven No.8 C Minor op. 13 pathétique ile eşlik edecek. Klasik müziğin her zaman Soğuk Savaş temalı ve o döneme benzer kurgulara uygun bir eşlikçi olduğunu düşünmüşümdür. Kitapların içeriği, farklılıkları ve zenginlikleriyle ilgili detay vermeyeceğim; ama o satırlarda korkuları olan gerçek insanlarla karşılaştığımı paylaşmak isterim. Cesareti keşfetmek için korkunun bizzat kendisiyle el sıkışmak zorunda kalacaklarının farkındaydı çoğu. Bir anlık hatalarının nelere mâl olacağını, derin bir uykunun kendi sonlarını hazırlayacağını ve en tehlikeli düşmanın tereddütün ta kendisi olduğunu içselleştirmiş kurgusal karakterlerdi. İnsan ister istemez kıyaslama yoluna gidiyor elbette. Hani şu “Ben hiçbir şeyden korkmam! Çünkü ben tek kişilik bir orduyum!” süslemeli uzun metrajlı yapımlardan söz ediyorum. Yakışıklı bir erkek veya peri masallarında kendine yer edinecek güzellikte bir kadın olmak şarttır. Muhteşem bir araba kullanan, pahalı otellerin kral dairelerinde konaklayan, kaliteli kumaşla kişiye özel dikilmiş takım elbiseler giyen ve elbette teknolojiye bağımlı olan kahramanlar bir süre sonra güneşin batışına doğru arabalarını sürerken tekrara düşüyorlar... (Jason Bourne serisi hariç!) Oysa kitaplardaki gerçekçilik vurgusu tam aksi istikamettedir. Zayıfından göbeklisine, gevezesinden ketumuna kadar birçok sıradan görünümlü karakter tarafından şaşırtılmaya asla hazırlıklı olamazsınız. Dikkat çekmeyen dış görünümleri içlerindeki kararvericiyi koza misali saklar ve korur. Cins-i latifleri çekici kılan yüzlerine yerleştirdikleri tehlikeli maskenin ardında saklamaya çalıştıkları güzellikleridir.
 
Eserleri beyazperdeye aktarılmış bazı yazarlar hakkında izlediğim belgeseller oldukça ilginçti. Hatta bir tanesinde James Bond’un yazarı Ian Fleming hakkında Bond karakterinin tam zıttı olduğundan söz ediliyordu. Kurgusal karakterinin aksine yakışıklı olmayan, kadınlara yaklaşımında çekimser davranan hatta onlarla konuşma becerisinden yoksun, korkak ve içe dönük biri olduğuna yönelik açıklamalar yapan araştırmacı/eleştirmenler vardı. Belki doğrudur. Belki de öyle biri olarak algılanmayı düşündürmek isteyen biriydi Ian Fleming. Kim bilir… Ustaların kaleminden, daha doğrusu zengin akıllarından, satırlara taşınan kahramanları gerçekçi gösteren yegâne unsura gelecek olursam; belki de hemen hemen hepsi cesaret ve korkunun bir borç döngüsüne mahkûm olduğunu biliyordu. Kısacası insanüstü değillerdi. Vuruluyor, ölümcül yaralar alıyor, kemikleri kırılıyor ve nihai son onları bulana dek daha önce yüzleşmedikleri acılar günlük rutinlere dönüşmeye başlıyordu. Ellerindeki tek sermayeleri son kullanma tarihi belirsiz olan zekâlarıydı. Bahsettiğim yazarların bazılarına ait kitapları hâlâ kitabevlerinde bulmanız mümkün. Diğer yazarlara ait kitaplar hakkında karamsarlığa kapılmayın ve şansınızı sahaflarda deneyin derim.
 
Eğer eski dönem temalı filmlerden hoşlanıyorsanız size birkaç tavsiyede bulunacağım.
 
The Spy Who Came in From The Cold (1965) (siyah beyaz)
The Eiger Sanction (1975)
Tinker Tailor Soldier Spy (iki versiyonu var, 1979 ve 2011)
The Fourth Protocol (1987)
The Hunt for Red October (1990)
Spy Game (2001)
Bridge of Spies (2015)
Çiçero (2019)
 
Keyifli okumalar ve iyi seyirler…

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *