04 Kasım 2020, 20:51 tarihinde eklendi

BAĞ

BAĞ

I.BÖLÜM

 

Nihayet özlediği yalnızlıkla baş başa kalabileceği günün sabahına kavuşmuştu. Vakit kaybetmeden hızla bir sabah önceki nizamından eser kalmamış odasına çeki düzen verdi. Evin geri kalanı pek bir anlam ifade etmiyordu; ama kendini kasvetli konforuyla ağırlayan odasına gösterdiği saygı onun için hiçbir zaman boşa harcanan bir ritüel değildi. Bıkkınlığının tozlu rehavetini böyle süpürüyordu her sabah. 

Ruhundaki lekeyi andıran siyah gömleğini, pantolonunu giyer giymez aynı renkteki botlarını ayağına geçirdi. Kahvaltısını sabah refleksine dönüşen aceleciliğiyle tamamladı.  

Pencerenin hemen yanı başındaki aynanın karşısına geçti ve henüz mevcudiyetini tam olarak ilan etmemiş Bahar mevsiminin aldatıcı güneşini göz ucuyla selamladı. Birkaç hafta uzakta olan ılık günlere kavuşacağına az kaldığı tesellisiyle ısınmak için çok erkendi. İnatçı Kış’ın ayazlı hışmına karşı az da olsa direnmek için kalın paltosunu üzerine geçirdi. Aynanın karşısında atkısını bağlarken soğuk bir hissin tesiri altında yansıyan suretine sanki son defa baktı. Yarı dolu midesine âdeta görünmez bir yumruk inmişti. Hızla kafasını iki yana sallayarak evden çıkmadan önceki son rutinini tamamlamaya koyuldu. Mevsimlerin tuzağına düşmediğini gösterecek koyulukta tamamen siyahlara büründüğünü kendi gözleriyle gördüğünde artık dışarı çıkmaya hazırdı.

Kapıyı ardında bırakır bırakmaz basamaklara çamurla istiflenerek yayılmış sulu kar birikintilerine basarak etrafını yeşillendirmeye başlayan kasabanın toprak patikalarından iki tarafı ormanla kaplı yola doğru ilerledi. Yürümeye başladığında artık bir sabah tekerlemesine dönüşen cümleleri görünmez iplere tutunmaktan âciz boncuklar misali dizdi.

 “Zaman benimle başladı. Sonu belirsiz günlerin birinde bir başkası için yeniden başlayacağı gibi. Hatırlanması, merak edilmesi gereken bir zaman var mı gerçekten? Yaşamın benim başlangıcımdan önce bir evveliyatı var mı?”

Yanından geçip gidenlerin yüzlerindeki tebessümlü “İyi sabahlar…” ya da “Günaydın!” selamlarını duymuyor, bir anlık dikkatle onları duysa bile kabul etmekten imtina ediyordu. Gelenekselliğini yeni beklentilere yitiren eskinin betimlemelerindeki ince ruhlu, görgülü biri sayılmazdı. Hatta bir çok insana göre dünya görüşü tevazuyu reddedecek kadar aşağılıktı. Kendi kendine sohbetlerine düşkündü. İyi görünümlü ve bir zamanlar varlıklı olduğu belli olan bir küstahtı sadece. Ve güler yüzlerin ardında saklanan ithamlara maruz kalan bu kendi hâlindeki küstahın özlediği sessizlik, kasabasından ayrılalı uzun zaman olmuştu. 

Günden güne et ve kemik dalgalarının ardından oluşan girdapta boğuluyordu. Özlemeye dahi müsaade etmeyen çoğunluk her yerdeydi. İstediği, görmeyi arzuladığı her şey yeni insanların kuşatması altındaydı. Eskiye tutunduklarını ellerine geçen her fırsatta benzer cümlelerle ifade etmeye çalışan, diğerlerinden farklı olduklarını imkân tanınmadan belli etmeye çalışan görünüşleri her birini gerektiği kadar işlevsel fakat son derece kırılgan camlara benzetiyordu. Aynılığı itinayla reddeden aynılık sürüsünün birbirlerinin varlığından habersiz üyeleriydi her biri ona göre. 

Sahteliğin gösteriş budalası sirki bir türlü başka kasabayı ziyaret etmek için buradan ayrılmıyordu.

Suçlanmalı mıydılar, yoksa katılaşmış bir kalbin acımasına mı ihtiyaçları vardı? 

Sanki şehirlerinin dijital suretlerinden kaçmak için değil de, onların varlığını ettikleri binlerce şikâyetin ardından sığındıkları kasabada ilan etmek üzere başlatmışlardı beyhude göçü.

Siyahlar içindeki adam düşünceleriyle cebelleşirken başını yer ile gök arasında bir hizada tutmaya gayret ediyor, dengesini aşağı ya da yukarı doğru kaybetmekten kaygılanıyordu. Sanki biri ona kurtuluşu vaat ederken başka bir otoriter ses lanetleneceğini söylemişti uzun zaman önce. Boynunu nereye yönlendireceğine çıkmazlarla dolu tekerlemeye dönüşen sorunun gizemini çözdüğü vakit karar verecekti.

Nicedir bakışlarını orman yolunu yakın zamana dek kahverengi suretleriyle süsleyen, artık tomurcuklanma vakitleri gelmiş ağaçlara doğru çevirmemişti. Yalnızca ormanı ikiye bölen yola odaklanmak zorunda hissediyordu kendini. Üstelik o yolun nereye çıktığını bilemeyecek kadar kayıtsız bakışlarla önüne bakıyordu.  Ormana giden yolda yaşadığı istemsiz küskünlüğün aksine kendi türüne karşı sergilediği kayıtsızlık bir günde ortaya çıkmamıştı. Onları nasıl suçlayabilirdi? Kendisi de onlardan biriydi ve bu hâkim türün çok fazla üyesi vardı. “Onları sevmiyorum!” diyerek şikâyet ettiklerinden biri olmadığı yalanına kendini kaptırmak bahane yolundaki ucuz bir teselli kestirmesiydi sadece. Soyutlanmanın bile sınırlardı vardı.

Bilinmeyene övgüler düzen koca arayış nehrinde yeniden yeşermeyi bekleyen siyah bir yaprak misali boşlukta süzülüyordu. İsimlerini bilmediği umutları tarafından bulunmayı beklerken onları nasıl çağıracağından bir haberdi. Rüyaları tarafından ayartılmayı sevmesi sahip olduğu yegâne sırdı. Aksini iddia edecek yeterlilikten yoksun olmakla barışıktı. Klişelerin hızlı ve birbirine kazık atan senaryolarıyla mevcudiyetinin anlamını bulmak niyeti taşımıyordu. Onlara kulak tıkamanın ne denli zor olduğunu bilmesine rağmen…

O rahatsız edici, varlığın biçim kazanmasına mani olan ses…

O sesi tanıyordu. Onu zorla tanımıştı. Belki de itham edildiği küstahlığı onun kalıtsal eseriydi. Her gün beklenmedik anda söylemeye başlardı uğursuz şarkısını. Henüz tesiri altında tam olarak ezilmemesi günü geldiğinde suretsiz sesin önünde diz çökmeyeceği anlamına gelmiyordu. Şakaklarındaki damarların baskısını hissediyordu. Öylesine sinirlendi ki, hafif adımları yerde küçük yarıkların oluşmasını istermişcesine sert ve güçlü basmaya başlamıştı yere. Kusamadığı öfkesi adımlarındaki sese dönüşmüştü. 

Hızlandı. 

Giderek gözden kaybolurken o kaypak sesin manifestosunu aklına getirmeden edemedi. 

Tıpkı yatak seceresini saymaktan utanmayan; fakat kalbinin ait olduğuna sevdiğini söylemekten ödü kopan birinin çığlıklarına özgü tınıların gezindiği dipsiz bir gürültü çukuruna benziyordu. Bitmek tükenmek bilmeyen uğursuz bir uğultu. Yeni dünya düzeninin dijital suretlerine ait ruhtan yoksun sesin öğütleri kendisine kulak verenleri kararsız kalmaya zorlamıyordu. “Merhamete acık ve sevgiye susa! Yakınmaya devam et! Unutma; her ikisinin de varlığıyla yüzleştiğin anda hızla uzaklaş! Bırak onlar sana gelmeye devam etsin! Çünkü yalnızca sen layıksın yakarışların ulaşılmaz ve doğmamış hatıralarına! Onlar değil!” Sorun, ne söylediği değildi; aynı cümleleri yeni dünyadaki her nefse fısıldamasıydı. Yakınılan ulaşılmazlıkların yalnızca kendileri için var olduklarına kapılmalarını istiyordu. Kimin daha erken kırılacağı üzerine bahis oynamaktı yegâne eğlencesi. Sermayesi mi? Evet, insana kendini ayrıcalıklı hissettiren sesin hedefindeki iradeler için talep ettiği meblağ önemliydi. Onun gücünün erişemediği noktalarla birlikte kendi sunduğu her şey de dâhil olmak üzere  geçmişin vefalı suretini unutmaktı bedel! Öngördüğü yeniliklere susamalarını isteyerek onları avucunda tutmak istiyordu.

En büyük silahlarından birinin adı aşk idi. Manasını ve derinliğini yitirmiş olan yeni aşk! “Onu öperken dudaklarım sanki boşluğa tutunmaya çabalıyor, canlılığımı arayan bir emare arıyordu. Onu hissedemiyorum!” yakarışlarını duymaktan hoşlanırdı. Belki de ses, iradelerine hükmetmek istediklerinden bir itiraf bekliyordu. Sindirilmiş her aklın kendini özel hissetmesini sağlamak amacıyla derinlerdeki tutkularını sahte bir ışıkla aydınlatırken onlardan kalıcılığın mührünü taşıyan sarsılmaz bir itiraf bekliyordu. Doyumsuzları yöneten Tek sesler orkestrasının şefi olma ayrıcalığına ulaşmaktı nihai hedefi. 

Ahenkten yoksun bir nakarat eşliğinde…

“Fark ettim ki, insan iyiliğe aç değil; dokunamadıkları şerre susamışlar âdeta. Kötü olmayı başaramadıklarından iyi biriymiş gibi davranma erbabına dönüşmüş her biri. Ama ben bunu başarmak istiyorum! Başkalarının acısını kendi acıma merhem etmek istiyorum!”

Siyahlı adam belki de karanlıkla kendi rengiyle savaşmak için başka bir kıyafeti üzerine geçirmeyi yakıştırmıyordu kendine. “Her biri zehri, zehirle tedavi etmek istiyor…” diye söylendi. Lanetli sesin böylesine güçlü bir itirafın peşinde olduğundan emindi. Neyin peşinde olduğunu tamamen keşfetmek için sesin büründüğü türlü suretlerle tartışmaya girmesine gerek yoktu. Sonuç ortadaydı.  Bu saatten sonra eğer karşısına gezegen dışından herhangi bir varlık çıkıp siyahlı adama “Dünya’da ne var?” diye sorsa bile vereceği karşılık yıkıcı soğukların ayazlı nefeslerinden bile daha soğuk olurdu. 

“Yalanlara inanlar ve daha büyük yalanlara âşık olanlar. Ama şu çıkmazı bilmen gerek; Yalanlar bile birbirlerinden korkar. Çünkü her biri ellerinde olmayan, anı geçiştirmek için bilinçsizce oluşturdukları sarmaşıklı tasarımlar tarafından işgal edilebilirler.”

Mahşer midillilerinin ayak seslerine kulaklarını tıkadıysa da nafile! Sanki aradaki perde kalkmıştı. O ses ruhunda özgürce dolaşmaya başlamıştı. Meydan okumasını kabul etmişti. Görünmez bir kukla oynatıcısı gibi ele geçirdiği bedenle konuşuyordu. Açılıp kapanmasından hoşlanmadığı bir ağıza ait gerçekler sanki siyahlı adamın dudaklarından dökülmeye başlamıştı. Başka acılarla kendi ızdırabını bastırmaya çabalayan şimdi kendisiydi. Tüm bunlar nasıl başlamıştı? Lanetli damarlardan hızla akan kan insanları nereye sürüklüyordu? Solunmayı reddeden kirli havanın, doğal miraslarını yitiren ormanların, dinlenmekten yorgun düşmüş toprağın ağıtlarına ne son vermişti? Etrafta doğa ananın izlerinin görüldüğü günler neredeydi? 

“Evet, her şey doğadan koparılmakla başladı!”

Adımları, taşıyıcısını ölüm yorgunluğuyla sınıyordu. Zamanın kıymetini bilen birine göre epey hızlandı. Elmacık kemiklerinin hemen üzerinde buzdan sarkıtlar misali asılı duran bir çift gözyaşı darağacında can çekişen iki suçlu gibi çırpınıyordu. Siyahlı adam kafasındaki uğultuyu dindiremiyordu. Ciğerleri yanmaya başladığında koştuğunun farkına vardı.

Sesten uzaklaşabilme umuduyla koşmaya devam etti…

Uğursuz ses sustuğunda görme yetisini tekrar kazanan gözlerini açtı ve uzun zamandır bakışlarını kaçırdığı ormanın derinliklerine istemsizce ulaştığını gördü. Zamanın kendi doğumuyla başladığına fazlasıyla inanan birine göre iradesinin ayakları tarafından hiçe sayılmasına bir hayli şaşkındı. Yeşil denize daha önce de gelmişti; ama kendini gizleyen sırra böylesine yakın olmamıştı. Gördüklerinin sıradanlığına alışabilirdi; fakat sıra dışı olan, tatmadığı bir hissin ruhunu sarmaya başlamasıydı. İsimlerini saymak bir yana, suretlerini unuttuğu ağaçların yeşil bakışlarının hedefindeydi şimdi. Her nereye geldiyse durduğu yer onu istenmeyenin merkezi konumuna düşürmüştü. En azından o böyle hissediyordu. 

Başka ayrıntılara da vâkıf oldu. 

İnsanların ve onların yanlarından ayırmadıkları makinelerin seslerini duymuyordu artık. Ne umduğunun farkında olmamakla beraber etraftaki sessizliğin küskün üslubu duyum eşiğinin ötesinde hissettirdi varlığını. Ötücü kuşların nakaratlı cıvıltılarından eser yoktu. Kadim rüzgârlar yeri ve göğü birbirine katan hışımlarını tekrar serbest bıraksalar dahi gövdelerini toprağın derinliklerinden gelen sırla besleyen ağaçların yaprakları güçlü, sabit duruşlarını ithamkâr bakışlarıyla sergilemeye devam edeceklerdi. 

Evet, oradaydı; ama aynı zamanda tanımlayamadığının huzuruna çağrılmıştı. Görünmez bir pencereden dışarıda patlayan güçlü bir fırtınayı izliyordu.

Siyahlı adam, üzerindeki kıyafetlerin tonundan daha karanlık kenafir bakışlar karşısında acziyetini gizleyemedi ve dizlerinin üzerine çöküp başını aşağıya eğdi. Onu buraya getiren bacakları artık kontrolü yılgınlığa devretmişti âdeta. Kendi çıkmazlarına teselli olan zaman kavramı bile onu hızla terk ediyordu. Bir anlık cesaretiyle başını dalların arasından görünen gökyüzüne doğru kaldırdı. Oysa güneş çoktan rüyalar diyarını ısıtmak için ölümlülerin gündüz vakti adını verdikleri zamandan soyutlamıştı varlığını. Dolunay’ın gümüş hükmü başlamıştı.

Toprağı sarsan zelzele ağırlaşan göz kapaklarını tekrar hareketlendirdi. 

Etrafı sarmaşıklarla örülmüş eski bir kuyu topraktan tüm haşmetiyle varlığını meydan okurmuşcasına siyahlı adamın gözleri önüne serdi. Gördüğünün gerçekliğini sorgulamaya çalışırken korkusunu daha da alevlendiren başka sesler duyuyordu.

Onları duymakla yetinmek niyetinde değildi. Görmek de istiyordu.

Bakışlarını kuyudan bir an bile ayırmak istemese de, gözleri kapandı. Karanlığın nemsiz akışkanlığına kapılıp gitti. Kederi yastığı, pişmanlığı battaniyesi ve gece yarısı karanlığı onun yatağı oldu.

 

II.BÖLÜM

“Olmak istediğim yaşta değilim ki, ölmeyi arzulayım…”

 

Bu cümleyi ne aklından geçirmişti ne de dudaklarından serbest bırakmıştı. Tam olarak aklından geçirdiğini sanmıyordu. Emin olduğu tek şey, kendine ait sesin yankılarıyla karanlığın ortasında gözlerini açmış olmasıydı. Aklındaki hangi soruya karşı böyle bir çıkışın feveranıyla yüzleştiğine anlam veremedi. Ağzından dökülen her sözcüğü kulaklarına bedel ödeten inatçı, yoğun bir acıyla duyuyordu. Yankılar ona susmasını tembihliyordu âdeta. Kalemin aydınlatıcı dokunuşuna kavuşamayan büyük, derin bir mürekkep havuzunun karanlığında boğulduğunu hissediyordu. Kapağını açmaya korktuğu kitabın içerisindeki önemsiz bir lekeden ibaretti.

Kâbusun içerisinde nasıl böylesine ayık ve canlı kalabildiğini düşünmek onu dehşete düşürüyordu. Belki rüya içerisinde başka bir rüya tarafından prangaya vurulmuştu. Rüyaları kadar kâbuslarını da kucaklamayı bilen biri için bu aşırıya kaçan gerçeklik ciddi bir sorundu. Çöplüğe dönüşmüş bilinçaltının hangi kademesinde mahsur kaldığına yönelik en ufak bir fikri yoktu. Böylesine sorunlar onu geçmişte başka nedenlere yönlendirmiş olsa da, eninde sonunda ayrılmaktan üzüntü duyduğu rüyalar gibi kâbusların da nihayete erdiği anları deneyimlemişti. Tanışmaya hazır olmadığı en güvenilir olasılığı aklından uzaklaştırmaya çabaladı. Yine de hissisliğin ısrarını duymamazlıktan gelemiyordu. Hatta çokta ölmüş ve beklentilerini hüsrana uğratan sonrasıyla karşılaştığını düşünmeye bile başlamıştı.

Dermansız kollarını zorlayarak gövdesini ve ağrıyan başını doğrultmayı başardı. Eliyle ensesini ovalarken dizlerinin üzerinde karanlığın ortasında kala kaldı. Derin nefesler alarak kontrolü üzerinde egemenliğini ilan etmek üzere olan korkusunu yaşadığı tüm yoksunluklara rağmen dizginlemeye çabalıyordu. Karanlıktan korkan tarafta değildi; fakat anlamlandırabildiği tüm çelişkilerin dışında kalan değişkenlerin yakınında dahi bulunmak istemiyordu. Ne var ki, bulunduğu yer siyah kıyafetli adama bir seçim şansı da sunmuyordu. Yapabileceği tek şeyin karanlığa uyum sağlamak olduğunu fark ettiğinde tutsağı olduğu boşluk, insan aklının hizada tutmak istediği düzenli biçimsellikten farklı, akılların tahayyül sınırlarının ötesinde bir mevcudiyetle tezahür etmeye başladı. 

Sınırların ötesinde bir ıssızlıktı burası; yer ve gök arasındaki dengede kendine yer ayırmış kanlı ayın kızıl suretine karanlık bulut öbeklerinin yıldırımlı şarkıları eşlik ediyordu. Denge noktası dışında her ayrıntı sürekli yer değiştiriyor, sıradan gözleri kaygılandıran orman kuşakları yeşil suretlerinden gözyaşı misali damlayan reçinelerle ziyaretçiyi selamlıyordu. Sarp yamaçlar üzerindeki kayalıklar üzerlerinde kimsenin gezinmesini istemeyecek doğal mızraklar misali sivri bakışlar taşıyordu. Karanlığın ortasında oluşan toprak saklı hazinelerini, yani insan ve hayvan kalıntılarını, farklı suretlerde sergiliyordu. Bir gizem ustasının âlimlere has üslubuyla anlattığı korkunç ve yasaklı hâle dönüşmüş hikâyelerin canlı suretine baktığını hissetti siyahlı adam.

Etlerden arınmış yüzlere istemsizce baktığında her birinin durağanlığının aksine farklı bir pişmanlık okuduğunu hissetti. Hiyeroglifleri andıran kemik kalıntılardan bazıları insanlara özgü olsa da, aralarında  tanımlamakta yetersiz kaldığı türlere ait çehreler de görüyordu.

Nasıl getirildiğini bilmediği yerde gözlerine tanıdık gelen yegâne unsur karanlık tarafından alıkonulmadan önce gördüğü kuyu idi. O kuyu konuşmaya başladığında isimsiz diyardaki her ayrıntı sessizliğe büründü. Ne duyduğunu, hatta kuyuya ne zaman atıldıkları bilinmeyen seslerin kiminle konuştuğundan emin değildi. Zira kuyunun gizeminin kendisine açılacağından emin değildi. Belki de buraya getirilen adam tuhaf yerdeki en çaresiz olandı. Aradaki mesafeyi koruyarak kuyudan yükselen seslerin farklı ahengine kulak kabarttı. 

Her canlının feryadı hem kendilerinin hem de insanlardan ödünç aldıkları seslerle duyuluyordu. Duyurmak istedikleri cümlelerindeki her kelimeyi özenle ve eşsiz bir uyumla sergiliyorlardı.

Siyahlı adam ansızın seslerin hareketsiz bıraktığı diyarda tezahür eden imgeler görmeye başladı. Karşısında oluşan her anı akıl dışı çıkarımları terbiye etmeye cüret edecek kadar gerçekçiydi. Perde içerisinde bambaşka bir perde aralanmıştı âdeta. Geçmişin bitmeyecek sanılan güzel günleri sürekli kendini farklı unsurlarıyla tekrar ediyordu. Bu tekerrürün ne kadardır süregeldiğini tahmin etmesi mümkün değildi. Doğanın en büyük öğretilerinden biri de insanların aksine kişisel hırsların mezatlarına yer vermemesiydi.

Siyahlı adam kendi köşesinden baktığı eski dünyaya sesini duyurmaya çalışırmışçasına “Değerlerin efsanelerini öldürme…” dedi. Sesinin rengi cılız mavi bir tonda havada süzülmeye başladığında aynı yöne doğru ilerleyen solgun bir yaprak sesin yankıları eşliğinde ona refakat etti. Mavi ışıltı göğe yükseldiğinde yukarıda çakan yıldırımların arasına karışıp kendine küçük bir yer edindi.

Buradaki öğütler eski bilmecelere benziyordu. Herhangi biri sayısız gizemden bir tanesini dahi çözdüğü an dudakları bu sırrı serbest bırakıyordu anlaşılan.  O içselleştirmeden sonra başka aracılara gerek duyulmadan, tecrübelerin mevcudiyete bürünen sesi ortak bilince ulaşıyordu. Ne yazık ki, göz ardı edilmiş eski dünyanın sakinleri seslerini duymayı reddedenler tarafından buraya gönderilmişlerdi. Onları anlamak geçmişi değiştiremezdi; fakat geleceği kurtarmaya yardımcı olabilirdi. Algısının bir anda böylesine açıldığına şaşırmadan edemedi. Burası insanlık tarihinde anlatılan hiçbir medeniyetin izlerini taşımıyor, söylencelerde dahi adı geçmeyen gizemlerle mevcudiyetini açıkça sergiliyordu. Böyle bir yerin varlığı siyahlı adamın kelime haznesinde ikilem olarak geçiyordu. Hiçbir ölümlünün akıl sır erdiremeyeceği bir yerde aleni gizemlerin uçsuz bucaksız kuşağı meydan okurmuşçasına göz önündeydi.

Ayakları üzerinde dururken sıcak ve soğuk esintilerin birbirine karışarak yüzünü yaladığını hissetti. Paltosuna sıkıca sarılmanın mı, yoksa onu üzerinden atmanın mı daha iyi geleceğinden emin değildi. Kuyuya doğru yürüdü. İki metre çapındaki oyuğun derinliklerine doğru kendinden beklemediği bir cesaretle bakıyordu. İçinde tuhaf, yabani bir his yükselirken kuyunun bilinmeyen diyarın merkezi olduğuna inanmayı seçti. Sanki gözleri kapalıymış gibi bakıyordu derinliğe. Oyuğun derinliği gözünü açtığı yerden daha karanlıktı. Üstelik öğüt sesleri de kesilmişti.

Derinlikten iki küçük sarı küre belirdi. Kırpılmayan gözler ateşte dövülmüş altın gibi bakıyordu zirvedeki adama. Sonra derinden gelen güçlü bir hırıltı gökte ardı ardına patlayan yıldırımlar arasından sesini duyurdu. Siyahlı adam irkildi ve geri adım atmaya dahi fırsat bulamadan varlığını kükremeyle ilan eden iri, gri bir kurdun pençelerinin altına kaldı. Nefes almadan bekledi ve kurdun dişlerinin boğazına ne kadar yakın olduğunu fark etti. Kurt, adamın gözlerini delip geçmişti. Sanki şimdi altındaki çaresizin ruhunu okuyordu. Gözlerini kırpmadan bakışlarına karşılık vermesinin kendince bir izahı yoktu. Yerdeydi ve üzerinde altmış kiloluk kararlı bir yırtıcı vardı.

“Benden ne istiyorsun?”Kurt daha güçlü hırıltıyla karşılık verdi.Yanlış soruyu sormuş olabileceğini düşünerek bu defa “Benden neden nefret ediyorsun?” diye sordu.

Kurt çenesini adamın boğazına doğru yaklaştırdı. Ölümünü çoktan kabullenen adam nefes almadan üzerindeki ölümcül güzelliğe bakıyordu. Bir anlığına bunun güzel bir ölüm olacağını düşündü. Gözlerini kapadı ve kurdun dişlerini gırtlağında hissetmeye hazırladı kendini. Ne var ki, yırtıcının güçlü çenesi boşluğu ısırarak kapandı. Hırıltısını dindiren kurt, ağırlığını adamın üzerinden çekip birkaç adım uzakta ihtişamını sergileyerek bekledi. 

Akıbetinin değişkenliğine ayak uyduramayan adam bir anda kahkaha atmaya başladı. Koca dünyanın içerisinde kendine küçük bir köşe bahşedilmişti. Deliriyor muydu? Akıl, irade ve yeni dünya insanını amaçsız bırakan kodlar üçgeni ortasında savaşan birinin nihai cezası çıldırmak mıydı? Hayır, uyum sağlayamadığı akış karşısında deliliğe teslim olması ona umduğu huzuru bahşetmeyecekti.Yine de akıl sağlığını korumak için henüz çok erkendi.

Kurdun beklediği yerde başka suretler de varlıklarını kuyudan çıkarak sergilemeye başlamıştı. Tıpkı sürüsünü yitirmiş kurt gibi bu defa bir alageyik çıkageldi. Onun hemen yanı başında güçlü dallarıyla kuyunun derinliklerinden tırmanarak çıkan ve akabinde kökleriyle toprak üzerine yürüyerek hışımla ilerleyen ulu çınar ağacı tezahür etti. Son ziyaretçi ise kuyunun içerisinden siyah bir mızrak gibi göğe fırlayan iri bir kuzgundu. Siyah kuş göklere varlığını ilan ederken havada hızlı bir daire çizer çizmez geyiğin kıvrımlı boynuzları üzerine doğal gece peleriniyle tünedi. Siyahlı adam hepsinin bakışlarının hedefindeydi.

Gözlerindeki anlamı okumaya yeltenirse haddini fazlasıyla aşacağını düşünerek yerde kalmayı denedi. Belki de bu, doğru bir hamle olacaktı. Sırt üstü yere uzandı. Teslimiyetin evrensel sembolünün burada da geçerli olmasını diledi. Ardından geleceğiniumduğu af ise sonrasını anlamaya yönelik büyük ödüldü. Ne de olsa hiç kimse acımasızca yargılanmaktan hoşlanmazdı; ama herkes sessizliğin türlerin saf suretinden gelen yargılayıcı bakıştan korkardı.

Geyiğin boynuzuna tüneyen siyah kuş yerde küçük esintiler oluşturan kanat hareketiyle göğe yükseldi ve bu defa havada geniş daireler çizerek süzülmeye başladı. Türünün en iri üyesi sayılabilecek alageyik sakin adımlarla adamın yanına doğru yaklaştı. Ön dizini hafifçe kırdı ve güçlü boynunu yere yaklaştırdı. Henüz karşısındaki insanı selamlamak niyetinde değildi. Ne de olsa insan adı verilen tür geçmişin tabiat övgülerine layık olmayı henüz başaramamıştı. Yine de geçmişin kadim nezaketini tevazu eşliğinden sergilemek isteyen ihtişamlı boynuzlar adama yerden kalkması için yakınlaşmıştı. Siyahlı adam yavaşça doğruldu ve sağ eliyle yelpazeyi andıran boynuzlarından birini tutarak alageyiğin yardımıyla yerden kalktı.

Böyle bir tecrübeyi gerçekten yaşadığında, gördüklerinin rüya olmadığına inanmak istiyordu. Sanki asırlar önce unuttuğu bir hayali gerçekleşmiş ve karmaşa dolu diyarın huzurunu paylaşmıştı. Kurda karşı sergilediği temkinli yaklaşımını askıya aldı. Teşekkür etmek için dudakları tekrar aralandığında ağzından dökülenler umduğu gibi olmamış, başka bir öğüdün sesi yine serbest kalmıştı.

“Yaşam, onu dinlemeyi bilen birine sessizliğin tevazusunu öğretir. Tüketim açlığı ise şımarık böbürlenmesiyle insanlara susmayı emreder. Onu amacında yalnız bırakmayan en sadık yâreni ise kaygıdır.”

Bir önceki silik içselleştirmenin aksine bu defa nefesinden süzülen renkler yoğun bir bulut kümesi oluşturarak göğe yükseldi. Solgun yapraklar yine oradaydı ve dinmeyen esintilerle buluta eşlik ediyorlardı. Ona tutunarak göğe yükselirken üzerlerindeki solgun paslardan kurtulup özledikleri yeşile kavuşuyorlardı.  Uçan bir gökkuşağını andıran bulut arzuladığı yüksekliğe ulaştığında doğal beyazlığına büründü ve alacalı gökteki siyah akranlarının arasında tehlikeli haykırışlarıyla hükümlerini sürdüren yıldırımların tam ortasında cesurca durdu.

Çınar ağacı, misafire doğru güçlü kökleriyle sokuldu. Esnek dallarıyla adamı gövdesinden yakalayıp kendi zirve noktasına doğru taşıdı ve oradan ona geçmişin ufkunu ve şimdinin ıssızlığını gösterdi. Akıbetiyle barışan adam onlarca metre yukarıda durmasına rağmen hayatında ilk kez kendini emniyette hissediyordu. Tedirginliği ise geçmiş ve yeni dünya arasındaki noktada durmasından kaynaklanıyordu. İki taraf birbirinden keskin bir hatla ayrılıyordu. Aşağıya baktığında kurdun öfkeli hırıltısını duyuyordu. Doğaya yalnızca basit bir kaynak muamelesi yapıldığına lanetler savuruyorduğunu anlamak için yırtıcının lisanına vâkıf olmak gerekmiyordu. 

Sanayi atıklarının soldurduğu küskün havanın kederli uğultusunu duyuyor , suyun kendi rengine ağladığını görüyordu. Mutluluk için gerekenden fazlası feda ediliyordu. Karınlarını doyurmak yerine içlerindeki katili tatmin etmek için canlıları öldüren avcılara karşı kurdun öfke dolu başka bir ulumasını daha duydu.

Dakikar hızla akıp geçerken sol omzunda bir ağırlık hissetti. Gökte dolaşan siyah kuş fark ettirmeden misafirin yanına gelmiş ve ona ileri bakmasını söyleyen tek notalı sesler çıkarmaya başladı. Türlerin dansı geçmişte kalmıştı. Saklanmak zorunda olmadıkları bir çağın, böylesine bir zamanın yaşandığını görmek kendini sorgulamasına neden oldu. 

“En az onlar kadar ben de suçluyum…Yaşamı kurutanlar arasında ben de varım. Kendi zamanımın kıymeti yaşamın laneti oldu. Onu adını aşk sandığım boşluğun bencilliğine terk ettim! Kendi ölüm korkumu, kendi zamanımı onun ötesinde anlamlandırdım! Doğa olmak istediği yaşta değil ki ölmek istesin!” diyerek haykırdığında gökteki yıldırımların her biri bu güçlü itirafı kabul ettiklerini belirten hışımla gökten aşağı doğru düşmeye başlamıştı. Burada gözlerini açtığında duyduğu haykırışın geçmiş ve gelecek arasında sıkışan doğanın insan aracılığıyla yaptığı bir hatırlatma olduğunu anladı. 

Yıldırımlar düştükleri her yere yıkım getirmek yerine isimsiz dünyanın ufuk çizgisinden başlayarak hızla yeniyi eskiye dönüştüren güçlü dalgalanmalar oluşturuyorlardı. Doğa yeniden kendine mukayyet olmaya çabalıyordu. Ancak bu çabasında tek başına yeterli olmadığını göstermeye çalışıyordu yeniden şekillenen diyardaki misafire.

“Beni ormana siz mi çağırdınız? Hafıza kasamda gizli kalmış tutkunun unutulmuş sesini duyarak mı yaptınız bunu?”

Hiçbiri cevap vermedi.

Çınar ağacı ince dallarıyla adamı tekrar kavradı ve onu aşağıya, kuyunun yanına indirdi. Diğerleri de oradaydı. Karşılıklı kısa bir bakışmadan sonra siyahlı adam “Anlıyorum…” dedi. “Artık biliyorum. Bağı onarmaya kendimden başlayacağım. Söz veriyorum.” 

Sırayla kuyunun içerisine geri döndüler. En son giren ise misafir oldu.

Gözlerini açtığında kendi dünyasındaydı. Vakit hâlâ gece yarısıydı. Rüyalar her ayrıntının hatırlanmasına müsaade etmeyen çabukluğa sahipken, siyahlı adam yaşadıklarının her ayrıntısını anımsıyordu. Etrafına hızla bakınarak kuyuyu aradı.  Dolunay’ın ışığı tam da kuyunun olması gereken yere düşüyordu. Ne var ki, orada toprağın üzerini daire biçiminde çevreleyen dört yapraklı yoncaları gördü. Yüzünde içten bir tebessüm belirdi. İkinci şansını iyi değerlendirecekti. Nereden başlayacağını henüz kestiremiyordu; ama bir yolunu muhakkak bulacaktı. 

Ormanın derinliklerinden evine dönmesine yardımcı olacak yolda ağır adımlarla yürürken gümüş ışık onunla birlikte hareket ediyordu. O esnada ormanın derinliklerinden Ay’ın gümüş şarkısına eşlik eden kurdun ulumasını duydu.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *